Tengricilikte aynı ailede
her beş kuşakta bir döngüsel yeniden doğumların
gerçekleştiğine inanılır. İnsan ruhu, bir
göksel, parlak ve sıcak ruh olan şen diğeri de
toprak merkezli, Karanlık ve soğuk olan kuei
olmak üzere iki parçadan oluşur. Şen bedenin
üst, kuei ise alt kısmında
bulunmaktadır. Ölüm
gerçekleştiğinde yeniden doğum beklentisindeki
kuei ruh, kuzeye doğru (karanlık geleneksel
ikametgâhı) yer altındaki “Sarı pınarlara” (sarı
toprağın simgesel rengiydi) gider. Şen ruh,
göksel özüne doğru süzülmeye çalışır. Bununla
birlikte ruh, kendi özelliklerine bürünebilen
cinler tarafından yok edilme tehlikesi
içindede olabilir. bu durumda Ölümün hemen ardından ağıt yakılan bir tören
gerçekleştirilir ve ruh belirlenen bir
ikametgâhta kalmak üzere geri çağrılır. Ruh
için ayrılan geçici ikametgâh, üzerinde ölünün
özü olarak kabul edilen hayvanın amblemi bulunan
bir bayrak. Alplerin ve hakanların amblemi
kotuz olduğundan, savaş arabasına çekilen kotuz
kuyruklu bayrak alpe ya da hakana ait ruhun
geçici ikametgâhı olarak kabul edilir. Daha
sonra ruhun kesin ikametgâhı olarak bir dikilitaş
dikilir.
“Kök Türkler cesetlerini, kubbeli ve yuvarlak
biçimli olan Türk çadırına
yatırılıyorlar.
Takvimde uygun bir gün seçerek yuğ merasiminin
iki safhası icra edilir. Kök Türk beylerinin
mezar taşlarında yuğ tarihleri
veril, gün belirlenirken astroloji önemli bir
faktördür. . Esasen görüleceği
gibi, mezar taşlarında astrolojik simgeler de
bulunur. Merasim için seçilen günde ceset,
at üzerine bindirilip bazen çadır şeklinde bir
köşk içinde, silahları ve madeni ayna gibi
kıymetli eşyaları yakılır ve başka bir
mevsimde küller gömülür. Türk kağanlarının
mezar abideleri dağ şeklinde. Daha sonra Kök
Türklerde ve Oğuz Türklerinde olduğu gibi ceset
yakılmadan gömülüyorsa giyimli ve zırhlı olarak,
silahları ve elinde bir kadeh içki bulunan ceset,
atıyla mezara yerleştirilir Mezar abidesi
olarak ölenin bir portresi ve hayatı sırasında
giriştiği savaşlardan sahneler tasvir
edilir.
Ölen kimsenin hayattayken savaşta öldürdüğü
kişilerin simgesi olan taşlar veya heykellere
balbal denir ve bunlar da mezarın etrafına
dikilir. Balballar ve ölene kurban edilen
hayvanlar, öbür dünyada hizmete tahsis edilmiş
sayılır. yeni okunan geyikli bir Kök Türk
mezar taşı yazısından anlaşıldığı üzere, kurban
edilen hayvanların da tasviri yapılıyor.
Ölenin, onun maiyetinin ve balballar ile
kurbanlık hayvanların tasvirleri dikili taşa
oyulmuş bir heykel veya kabartma olmakta.
Ölenin hayat safhalarını temsil eden levhalar da
taşa naklediliyor veya az kabartmalı şekilde
oyuluyor ya da kırmızı boyayla
çiziliyor. Bu
eserlerin üslubu ilkel, fakat çarpıcı bir ifade
biçimiyle kendini gösteriyor. İnsan
tasvirlerinin hiçbiri diğerine benzememek ile,
kaynaklarda ölenin portresinin yapıldığı
hakkındaki bilgi teyit edilmiş bulunmaktadır.
Sin adı verilen bu mezar abidelerinin bazısında
Türk sanatkârlarının adları da
okunur.
Ölümü izleyen dönemde bazen birdenbire ortaya
çıkan, bazen önceden düzenlenen ağlayıp
sızlamalar ile cenaze törenlerinde yer alan
ritüele dayalı dövünmeleri birbirine
karıştırmamak gerekir. Onlar, cenazenin içinde
olduğu çadırın kapısı önüne gelir gelmez
kanlarının gözyaşlarıyla birlikte aktığının
görülmesi için yüzlerini bir bıçakla
keserler.Aynı zamanda at
yarışları düzenlenmekte, yani ölünün çevresinde
düzensiz şekilde dönülür, ayrıca koyunlar ve
atlar kurban edilir Ölünün seyredilmesi için açıkta
bırakıldığı süreyle ilgili olarak dikkat çeken
yedi rakamına, çoğu kez yukarıda belirtilen
değişik faaliyetler söz konusu olduğunda da
rastlanmaktadır: yedi yara, yedi defa çevresinde
dönüş…
Gömülme tarihi geldiğinde ceset,
mezarında kadar taşınmak için araba üzerine
konulur. Tukiulerde, Vuhuanlarda, Huan-Huanlarda
ve diğer Türk kabilelerinde bunlara bir cenaze
alayı eşlik etmektedir. Cenaze törenleri bir
araya gelmek için büyük nedenlerin birini oluşturduğu için
eskiden olduğu gibi günümüzde de halk
toplanmakta ve bunun için uzak yerlerden
gelinmektedir. Yabancı heyetler davet
edilmektedir.
“Aksine bir kanıt bulunmadığı sürece tarihsel
çağdaki Altay toplumlarının cenaze töreni
geleneklerinin, Orta Asya’nın tarih öncesi (Paleo-Asya,
Altay veya Hint-Avrupa) geleneklerinin bir
devamı olduğunu söyleyebiliriz.
"“Sonuç olarak, Altaylıların cenaze törenleri
için kullandıkları değişik yöntemleri aşağıdaki
şemayla özetlemek mümkündür.
1.Ağaçlar üzerinde sergilenen ceset
2.Hayvanlara terk edilen ceset
3.Yakılan ceset
4.Mumyalama uygulanan ceset
5.Gömülen ceset
Bu beş durumda 2. ve 3. sıradaki işlemlerden
sonra, hemen hemen her zaman bir gömme işlemi
gerçekleştirilmektedir.
“Çok sayıdaki metinden ölünün çadıra
yerleştirildiğini öğrenmekteyiz. Kuşkusuz söz
konusu olan çadır, ölenin hayattayken sahip
olduğu çadır değildir. Bu çadır, genellikle
cenaze törenleri için kullanılan ya da bu
vesileyle kurulan özel bir yer, bir cenaze
yeridir.
“Türklerin eski tarihlerden beri kefen
kullandıkları kanıtlanmıştır.
“Genel olarak ölünün etlerle ve içeceklerle
birlikte gömüldüğünü öne sürebilecek yeterli
bilgimiz vardır.
“Özetle, öteki dünyada ihtiyacı olan her türlü
nesneyi gömmekteler.
Milli
Folklor, 2002, S.54, ss. 86-101
Ruhi
ERSOY
Giriş
Ölüm;
doğum ve evlenme gibi kişinin hayatında
karşılaştığı en önemli olaylardan bir tanesidir.
Bu olgu, kişisel olmakla birlikte, toplumu
ilgilendiren bir olay olmasından dolayı da,
değişik bilim dallarında değişik yöntemlere göre
konu edilip incelenmektedir. Örneğin, tıp, din,
arkeoloji, etnoloji, antropoloji, folklor,
edebiyat vs.
Bu
olgunun etrafındaki inanç ve uygulamaları
olgunun bağlamındaki milletin gelenek ve
görenekleri etkilemiştir (Nirun ve Özönder,
1990:251-264). Biz bu çalışmada, günümüz
Anadolu'sunda geleneğin şekillendirmiş olduğu
ölüm ve ölü etrafında oluşan inanç ve
uygulamaları önce tasvir edecek, daha sonra da
Halk
Bilimi yöntemlerine göre analizini yapıp mümkün
olduğunca, her bir olgunun anlamını bulmaya
çalışacağız.
Bu
anlama işine, ilk önce Türk Kültür tarihi
boyunca Türklerin sahip olduğu ölüm anlayışı ile
başlayacağız. Ardından da günümüzde, Anadolu'da
gözlemlenen inanç ve uygulamaları tasvir, tasnif
ve bunların analizi ile devam edeceğiz.
A-
Türklerde Ölüm
Kaçınılmaz olan ölüm gerçeği karşısında Türkler
de "ölüm" olayının nasıl gerçekleştiğine dair,
kendilerince bir takım inanca sahip olmuşlardır.
Değişik din ve kültür çevresine girmiş olan
Türkler, değişik zaman ve coğrafyada değişik
ölüm anlayışlarına sahip olmuşlardır, ancak
bunların temelini Tengrici-lik (Tanyu, 1978,
9-12; Eroğlu, 2000, 1-21) veya Tengrizm ya da
Geleneksel Türk Dini (Günay-Güngör, 1998, 33-44)
şekillendirmiştir.1
Bu
bağlamda geleneksel inançtaki Türkler ölümü, ruh
veya canı ifade eden "tm"m bedenden çıkması
biçiminde anlamışlardır.2
Altay ve
Yakut Türkleri ruh-can kavramını tın, süne (ya
da sür) ve kut kelimeleri ile ifade etmişlerdir.
Tın, bütün canlılarda; süne, sadece insanlarda;
kut ise, canlı cansız her şeyde bulunur ve
bulunduğu şeye kutsallık kazandırır.
Bu
anlayışa göre, kut'un bedenden ayrılması ile
ölüm gerçekleşmez ama kişideki kutsallık kalkar,
sıradanlasın Kut, insan için kesinlikle bir güç
ve uzun ömrün vazgeçilmez bir dayanağıdır. Birey
onsuz hayatını sürdüremez (insanın kutsalla
iç-içe olma durumu ile ilgili inanç ve
uygulamaları ileride örneklendireceğiz). Ancak
tın bedenden ayrıldığı vakit, bedenin ölümü
hemen gerçekleşmiş olur (İnan, 2000, 176).
Kut
kelimesi üzerine yapılan açıklama ve
tartışmalara Jean-Poul Roux "Altay Türklerinde
Ölüm" adlı eserinde geniş yer vermiş olup, bu
açıklamada kut'u şu şekilde izah eder;
1-
Çadırın açıklığından düşen jelati-nimsi bir
madde,
2- Zihin,
ruh, hayati güç,
3- Şans,
4-
Sürüleri koruyan bir muska ya da nazarlık
anlamlarını taşımaktadır (Roux, 1999:36).
Bu
tasnifin en büyük özelliği, şimdiye kadar kut
kavramının izahında ilk akla gelen "mutluluk" ve
"saadetli olma" (Arat, 1979:xxıv-xxvm)
ifadelerini göremiyoruz. Bununla birlikte eski
metinlerde karşımıza çıkan "ülüg" kelimesinin
karşılığı "şans" anlamına yer verilmiştir. "Çadırın
açıklığından düşen jelâtinimsi bir madde"
ifadesi ile de, bize göre, aileye kutsallık
atfedilmektedir.
Türkler,
hastalık sonucunda ölümün vuku bulacağına
inanmışlar, ancak bunun yanında ölüme karşı
direnme ve ölmeme arzusu ile hayata
bağlanmışlardır. Şöyle ki, hayattan daha fazla
öteki dünyaya değer verip sürekli ölümden
bahseden değişik dönemlerde hatta bazen aynı
devirde değişik dinlere bağlanan Türkler,
sürekli olarak hayata bağlılığı vurgulamışlardır.
Bu düşünce çerçevesinde, hastalık zamanlarında
hastaya bir tür karantina sistemi uygulamışlar,
hastayı tedavi çadırına almışlar, ona,
görevlilerin haricindeki kimseleri
yaklaştırmamışlardır. Bu uygulama aslında,
fiziki hastalığın, başkalarına geçmemesi için
düşünülen akli bir tedbirdir. Bizim için
buradaki uygulamalardan daha ziyade, olayın
inanç tarafı önemli olduğu için, bu konuya bu
kadar temas etmekle yetineceğiz.
Türkler
sadece Tanrının ebedi olduğuna, insanın ise
faniliğine inanır. Orhun Yazıtlarında bu anlayış
şu şekilde anlatılmaktadır: "öd tengri yasar,
kişi og-lı kop ölüglü törümüş" yani "zamanı
Tanrı takdir eder; kişi oğlu hep ölmek için
türemiş" (KT-Ş10)® Bu inanç çerçevesinde
karşılaşmış oldukları ölüm olayını Türkler tip
ve biçimine göre ayrı ayrı kelimeler kullanarak
anlatmaya çalışmışlardır. Eski Türk Yazıtlarında,
geçen ölümle ilgili kelimeler şunlardır:
Saygı
duyulan şahsiyetlerin ölümünü "vefat etmek"
anlamında saygılı bir biçimde anlatmak için "kergek
bolmak"3, "uçabarmak"4 ile "adrılmak" kelimeleri
kullanılırken, düşman ya da avamdan olanların
ölümünü ifade etmek için de "ölti", bazen de "adrılmak"
kelimeleri kullanılmıştır.
"Kergek
bolmak" ifadesi bilim adamlarınca saygılı bir
tarzda, vefat etmek olarak algılanırken O. Nedim
Tuna, bu ifadeye daha farklı yaklaşır ve "kergek
bolmak" sözcüğünü "uçmak" ile öz-deşleştirip
kelimenin etimolojik yorumunun yamsıra kavram
bütünlüğü içerisinde ve Geleneksel Türk inancı
doğrultusunda Barthold'u da kaynak göstererek şu
yorumu yapmaktadır:
"Orhun
Yazıtlarından ancak şu kadarı malum oluyor ki
Türk halk itika-dınca, insanın ruhu öldükten
sonra, kuş yahut böcek suretinde tenasüh edermiş.
Vefat eden hakkında "uçdı" deniliyor. Malumdur
ki Batı Türklerinde de hatta İslamiyet'i kabul
ettikten sonra da öldü yerine "şunkar boldı"
yani "şahin oldu" ibaresi kullanılıyordu." (Tuna,
1960, 131-148).
Aynı
konuda A. İnan da benzer bir ifade
kullanmaktadır: "... Manas'ın sineğe benzer canı
çıktı, gerçek evine gitti." (İnan, 2000, 182).
Fuat Köprülü ise, Türk Edebiyatında İlk
Mutasavvıflar adlı eserinde, Yesevilik ve
Bektaşilikteki "kuş olmak" menkıbelerini
Şamanizm'e bağlayan mühim yorumlar yapmıştır.
Bugün
Türkiye'de halk arasında yaşayan Ölümle ilgili
bazı deyimler (canı çıktı, ömür kuş gibi gelir
gider, hasta zayıf ama canı içinde, kuş gibi
uçtu vb.) Geleneksel Türk Dininden günümüze
ulaşan kalıntılar olmalıdır.
Şimdi,
bu aşamadan sonra günümüzdeki ölüm ve ölü ile
ilgili inanç ve uygulamalara geçebiliriz.
B-
Günümüzde Ölüm
Anadolu
Türklerinde ölüm ile ilgili inanç ve uygulamalar,
doğal olarak, değişen coğrafya ve ortamdan
etkilenmiş, ancak bir takım noktalarda, kendisim
koruyacak ortamları da bulmuştur. Anadolu inanç
coğrafya ve ortamının ağırlığını, şüphesiz İslam
dini oluşturmaktadır. Bu durumda, ilgili
Geleneksel Türk inanç ve uygulamalarının,
İslam'ın vermiş olduğu ruhsatlar sayesinde,
kendine bir yer bulabildiğini söyleyebiliriz. En
azından, ölüm ile deyim ve kavramlar
is-lamileştirilmiştir. Ruh, ecel, vade, ahi-ret,
cennet, cehennem, defin, sırat köprüsü, Azrail,
Münker-Nekir vb. ad ve kavramlar bunlardandır.
Bununla birlikte, hemen az önce söylediğimiz
gibi, Geleneksel Türk inancının Anadolu İslam
coğrafya ve çevresinde kendini korumuştur. Bunun
en belirgin örneğinin ölüm fenomeninin her
adımında çok açık bir şekilde görülebileceğini
söylüyoruz ve bunu da aşağıda örnekleriyle
göstermeye çalışacağız.
Bu
bölümde ölüm ve ölüyle ilgili inanç ve
uygulamalardan kökenleri olanların geçmişten
günümüze bir değerlendirmesini yapacağız. İlk
önce, çalışmada kullanacağımız tasnifi verelim.
1-
Ölümün Belirtileri ve Bunları Uzaklaştırma ya da
Sakınmalarla İlgili İnanç ve Uygulamalar
a-
Fizyolojik belirtiler b- Psikolojik belirtiler
c- Rüyada görünenlerle ilgili belirtiler
d-
Hayvanlarla ilgili belirtiler
e-
Nekronıantik belirtiler
f- Doğal
olaylarla ilgili belirtiler
2- Ölüm
anı ile ilgili inanç ve uygulamalar
3- Devir
ve Iskat Uygulaması
4-
Ölünün Defni
5- Yas
Tutma ve Başsağlığı
6- Anma
Günleri ve Bunlarla İlgili İnançlar
a-
ölünün ilk akşamı
b-
ölünün ilk cuması
c-
ölünün ilk haftası
d-
ölünün kırkıncı günü
e-
ölünün elli ikisi
f- ilk
bayramı
g-
yıldönümü
Şimdi,
bu tasniften sonra, bunların tasvirine
geçebiliriz. Bunu yaparken, ilgili tasvirlerde,
makale sınırları içerisinde bir-iki örnek
vererek yetinmeye çalışacağız. Anadolu'daki
inanç ve uygulamaların son şeklindeki
örneklerden yola çıkarak belirli bir süreci
olanların tarihi kökenlerine inerek
anlamlandırmaya çalışacağız.
1-
Ölümün Belirtileri ve Bunlardan Sakınma ile
İlgili İnanç ve Uygulamalar Anadolu halkı
arasında bir takım olay ve durumlar, muhtemel
ölümün ön-belirtileri olarak kabul edilmektedir.
Bu olaylar, yukarıdaki tasnifte de görüldüğü
gibi şu şekildedir.
a-
Fizyolojik Belirtiler: Bu belirtiler, tarih
boyunca insanın kişisel olarak tecrübe etmiş
olduğu belirtiler olup, tarihsel anlamda belli
bir olaya dayandırılması imkansız görünmektedir.
Bu husus, halk biliminden daha ziyade tıp
bilimini ilgilendirmektedir. Örneğin, ölümcül
hastanın konuşamaz oluşu, gözlerini bir noktaya
dikmesi, ağzının tuhaf tuhaf hareket etmesi,
bedenin şişmesi, uzuvların katılaşmaya başlaması
vb. (Örnek, 1979:31-34)
b-
Psikolojik Belirtiler: Bu türden belirtiler
toplumdan topluma değişiklik göstermekte olup,
ülkemizdeki görüntüleri, ölümcül hastanın bir
şeyi vasiyet etmesi, uzaktaki akrabalarını
yanına çağırması ve onlarla vedalaşması,
helalleşmesi biçimindedir. Bu tezahürler,
insanların uzun bir tecrübesi sonucunda ölümün
ön belirtisi olarak kabul edilmekte olup,
yukarıda anlatılan fizyolojik belirtiler gibi,
tarihsel olarak belli bir olaya dayandırılması
imkansız gibidir (Örnek, 1979:30-31).
c-
Rüyada Görünenlerle İlgili Belirtiler: Ülkemizde
belki de en yaygın ölüm belirtileri, rüyalarda
görülen olay ve nesnelerin muhtemel ölüm ile
ir-tibatlandırılması biçimindedir. Bu türden
rüyalar beş kategoride ele alınabilir:
c.a-
Şahıslarla İlgili Rüyalar: Bu türdeki rüyalarda,
rüya gören kişi, rüyasında ölmüş bir kimse
tarafından çağrılırsa, rüya gören kimsenin yakın
bir sürede öleceği şeklinde yorumlanır (Kişisel
Gözlem; Örnek, 1979:25-30).
Böyle
gelecek olan muhtemel ölümü uzaklaştırmak veya
bundan sakınmak için ülkemizde yaygın olarak,
ailecek veya topluca en yakın evliya kabrine
gidilir ve orada Kuran'dan ayetler ve dualar
okunur, para, yiyecek-içecek veya giyecek
türünden sadaka dağıtılır. Bunlar yapılırsa,
rüyadan dolayı muhtemelen gelecek olan ölüm
uzaklaştırılmış olur.
c.b-
Hayvanlarla İlgili Rüyalar: Bu türden rüyalarda
kişi at, kurt, köpek, çakal, tavuk, karga-kartal,
yılan gibi hayvanları görürse kendisi ya da
aileden birisinin öleceğine inanılır. Örneğin,
kişinin rüyasında at sırtında bir yerden başka
bir yere gitmesi. At sırtında kim var ise, onun
muhtemelen öleceğine inanılır. Bu durumda,
yukarıdaki paragrafta anlatılan korunma şekli
burada da geçerlidir.
c.c-
Eşyalarla İlgili Rüyalar: Kişi rüyasında ölü bir
kimsenin eşya ya da eşyalarını görür ise, rüya
gören kimsenin yakında öleceğine inanılır.
Korunma biçimi yukarıdaki gibidir.
c.d-
Bitkilerle İlgili Rüyalar: Kişi rüyasında bir
ağacın kırılmasını veya yetiştiği mevsim
haricinde meyve-sebze görürse, kendisinin ya da
aileden birisinin öleceğine inanır. Bundan
korunma biçimi de aynen yukarıda anlatıldığı
gibidir.
c.e- Diş
ile İlgili Rüyalar: Rüyada ağrıyan dişin
çektirilmesi, azı dişin kırılması yakın bir
akrabanın öleceğine işaret olarak inanılır. Azı
dişin kırılması, yakınlardan yaşlı birinin
öleceği inancını canlandırır.
Şüphesiz,
yukarıda verdiğimiz örneklerin sayısı çok fazla
arttırılabilir. Bunun için folklorik ve
antropolojik alanlardaki derlemelerin
incelenmesi, bunlara ek olarak da bu tür
çalışmaların sürdürülmesi gerekmektedir.
Elimizdeki bu bilgilerin genel bir analizini şu
şekilde yapmamız mümkün görülmektedir. Rüyadaki
olayların muhtemel ölümü çağrıştırmasının temeli
ne olabilir? Bu sorunun cevabını bulabilmek için,
Anadolu insanının içinde bulunduğu dini ve
kültürel coğrafyaya bir göz gezdirmek gerekir.
Geleneksel Türk Kültür çevresi içerisinde
yaşayan Türklerin günlük hayatı ile ilgili
bilgileri ihtiva eden kaynaklardan olan sözlü
gelenek ürünleri Türk Destanları ile Yazıtlarda
rüya ile ilgili inanış ve uygulamalara pek
rastlanmaz. Sadece, Oğuz Destanında
kahramanların görmüş olduğu rüyalar vardır, ama
bunlar da devlet idaresi ile ilgilidir (bir
altın yay ile üç gümüş ok) (Ögel, 1971:203).
Bunun haricinde günlük hayatla ilgili rüyalar
hakkında bir bilgi göremiyoruz. Bu türden
inancın, yani günlük hayatla ilgili rüyaların
temeli büyük bir ihtimalle İslami (veya Sami)
geleneğe dayanmaktadır. Çünkü Yahudiliğin kutsal
kitabı Tevrat ile İslam'ın kutsal kitabı
Kur'an'da ve Peygamberin hadislerinde bu konuyla
ilgili inanç ve uygulamalar bolca görülmektedir.
Tevrat'ın Tekvin bölümünün 37. Bab, 5-11.
Ayetleri arasında Hz. Yusufun gördüğü rüya ve
babası Yakub'un bu rüyayı yorumlaması, yine aynı
bölümün
41.Bab
1-36. Ayetlerinde de Hz. Yusufun, Mısır
Firavununun görmüş olduğu rüyayı yorumladığı
haberi verilmektedir.
Kur'an'da da (Yusuf: 4-6) yine Hz. Yusufun
görmüş olduğu rüyanın babası tarafından
yorumlanışı görülmektedir. Rüya şöyledir: "Yusuf
babasına "Babacığım! Rüyamda onbir yıldız, güneş
ve ayın bana secde ettiklerini gördüm" demişti.
Babası şunları söyledi: "Oğulcuğum! Rüyanı
kardeşlerine anlatma, yoksa sana tuzak kurarlar;
zira şeytan insanın apaçık düşmanıdır. Rabbin
seni böylece rüyandaki gibi seçecek, sana
rüyaları yorumlamayı öğretecek..." Bu yorumda
vurgulandığı gibi Hz. Yusuf, rüya yorumlamayı
öğrenmiştir. Bu sonucu biz yine Tevrat ve
Kuran'da görmekteyiz: Hz. Yusufun Mısır macerası
sırasında, hapishanede iken, hapis
arkadaşlarının rüyasını yorumlaması neticesinde
(Kur'an, Yusuf:36, 37, 41) Onun bu konudaki
uzmanlığı Firavun'un kulağına gider ve Firavun
da görmüş olduğu rüyayı yorumlaması için Yusufu
çağırtır ve yo-rumlattırır (Kur'an,
Yusuf:43-50). Ayrıca Hz. İbrahim'in rüyası ile
ilgili bilgiler de yine Kur'an'da geçmektedir (Kur'an,
Saf-fat:102-106).
Hz.
Peygamber de çevresindeki sahabeden insanların
görmüş olduğu rüyaları yorumlamıştır. Onun
yorumlarında beyaz, yeşil ve kırmızı gibi
renkler temel olarak alınır.
Buraya
kadar yapılan tahlilimizde görüldüğü gibi,
Geleneksel Dönem Türk inancında, günlük
olaylarla ilgili rüya yorumlamaları görülmezken,
İslami etkinin neticesinde, Müslüman Türkler de
günlük olayları değişik biçimlerde yorumlamaya
başlamışlardır. Şöyle ki, ilk İslami dönem Türk
eserlerinde de benzer yorumlamalar bulunmaktadır.
Örneğin, Yusuf Has Hacib'in Kutadgu Bi-lig'inin
(1070), 4366-4375. Satırlarında rüya
tabircilerinden bahsedilmekte olup uykudan önce
yenen yiyeceğin cinsine göre, mevsime göre,
günlük işlere göre ve şeytani olup olmadıklarına
göre rüya yorum ve tasnifi yapılmıştır (Hacib,
1991:-satır sayısı- 6005-6288).5
Ancak
burada bizim için önemli olan esas mesele, ayet
ve hadislerde çok az sayıda rüya motifleri
kullanılırken, nasıl oluyor da Anadolu insanı
çok sayıdaki rüya motiflerini ölüm belirtisi
olarak kullanmaktadır? Bunları nereden
almışlardır? Neye dayanarak söz konusu motifleri
uğursuz ya da ölüm belirtisi olarak kabul
etmişlerdir?
Bu
soruların cevabını biz, bazı motiflerle ilişki
kurmak suretiyle, Türk Destanlarında bulabiliriz.
Ancak günümüzdeki bazı motiflerin temeline
ulaşmamız imkansız olabilir. Bu türden olanları
ise, kişisel tecrübelerin, zamanla toplumsallığa
dönüşmesi prensibine göre anonimleştirebiliriz.
Türk
Destanlarından birkaç örnek verecek olursak,
Yakut mitolojisinde karga ya da kartal motifi,
yukarıda anlattığımız ölüm belirtisi motifi ile
benzerlik göstermektedir. Hikayeye göre,
kahraman Er-Sogotoh, insanları korumak için
cehennem zebanisi Buura Doh-sun ile savaşır ve
zebaninin başını keser, vücudunu da paramparça
edip göklere savurur. Yalnız, zebaninin kalbinin
bir ucu kalmış, o da bir karga olup uçmuştur.
Bundan dolayı karganın sesi kötü, işareti
uğursuz imiş (Öğel, 1971: 106).
Yılan
motifimizi de Altay Türklerinin mitolojisinde
geçen bir olayla açıklayabiliriz: İlk erkek
Törüngei ve ilk kadın Eci'nin cennette Tanrı'nın
yasakladığı meyveyi yemeleri için şeytan, yılanı
aracı olarak kullanmış ve bu iki kişinin tanrı
tarafından ebedi hayattan fani hayata
gönderilmeleri suretiyle cezalandırılmasına
sebep olmuştur ve aynı zamanda yılan da
insanlığın düşmanı olarak lanetlenmiştir (Ögel,
1971:453-456). Bu konuda M. Eliade da değişik
kültürlerden derlediği yılan motifi
değerlendirmesinde, yılanın insanın ebedi
hayatına son veren bir sembol olduğunu ifade
etmiştir (Eliade, 1971:164-167).
Eşya,
bitki, diş ve şahıslarla ilgili rüyalardaki
diğer motifler de, yukarıda da söylediğimiz gibi,
kişisel tecrübelerin yaygınlaşması sonucunda
kültürdeki yerini almıştır denilebilir.
d-
Hayvanlarla İlgili Belirtiler
Hayvanlar Türk kültüründe çok önemli bir yere
sahiptir. Biz bunu kültürel ve edebi kaynaklarda
görmekteyiz (Gülensoy, 1989; Çay,1983). Eski
Türk Yazıtları'nâaki Irk Bitiğ adlı bölüm,
Türklerin günlük hayatlarında hayvanlarla ne
denli iç içe olduğunu anlatmaktadır.
Günümüzde Anadolu insanı, konumuzla ilgili
olarak, bazı hayvanların davranışlarını ölümle
irtibatlandırmış ve muhtemel ölüme işaret
saydıkları davranışları hayatlarına sokmuşlardır.
Söz konusu davranışlar hayvan çeşidine göre
değişiklik göstermektedir. Bunlar;
d.a-
Evcil hayvanlar: Kedi, köpek, at, koyun, keçi,
inek, öküz.
Köpek,
uzun uzun ulursa, acı acı ulursa, sabaha karşı
ulursa, bir eve yakın ulursa, kapı önünde ulursa
vs. ölümün ön belirtisi olarak kabul edilir.
Geleceğine inanılan bu muhtemel ölümü
uzaklaştırmak için, ya kovalanır ya taşlanır ya
da "başını ye" denir.
Köpeğin
bu gibi durumlara girmesinin nedeni olarak,
insanlar tarafından "Azrail'i görür ve sahibine
haber verir" şeklinde anlatılır (Örnek, 1979:
15-17).
Örneğimizdeki hayvanlardan atm ölüm önbelirtisi
sayılan davranışı, ön ayaklarıyla yeri kazar ve
kişnerse; ağlarsa; bulunduğu yerde yersiz
tepinir, huysuzlaşırsa; hasta olan evde kişnerse;
öküz ve inek örneğinde ise, hayvan birdenbire
değişirse; sahibinden uzaklaşır-sa; alışılmamış
sesler çıkarırsa; insan önüne çıkarak dikkat
çekecek bir şekilde böğürürse vb. şeklindedir.
d.b-
Yabanıl Hayvanlar ve Kuşlar: Tavşan, tilki,
kurt, çakal, yarasa, yılan, horoz-tavuk, kaz,
baykuş, karga-kartal, leylek.
Tavşan,
yolcu önüne çıkarsa; tilki, anormal sesle
ulursa-pavlarsa; kurt, gece ulursa; köstebek,
eştiği toprak mezara benzerse; kaz, tüyünü
dökerse; yarasa, gece öterek uçarsa; horoz,
vakitsiz ya da (bölgelerimize göre) değişik
zamanlarda (öğleyin, ikindi, akşam namazından
sonra, gece yarısı) öterse; tavuk, horoz gibi
uzun uzun öterse; baykuş, "viran viran" diye
öterse, bacaya tünerse, acı acı öterse, ulursa;
karga-kartal, sürekli öterse, bahçede öterse,
kapıda öterse; leylek, ağzında ya da ayağında
kara çaput getirirse, zamansız görünürse,
muhtemel ölümün ön belirtisi olarak
değerlendirilirler (Örnek, 1979:16-20). Bu
davranışlar sonucunda, yakında vuku bulacağına
inanılan ölümü uzaklaştırmak ya da bundan
sakınmak için hayvan uzaklaştırılır veya kötü
söz söylenir veyahut ta bir miktar yiyecek
verilir. Bu sakınma ve tedbirlerden başka
Anadolu'da en yaygın olarak görülen sakınma
biçimi, fert ya da aile olarak en yakında
bulunan evliya kabrine ziyaret gerçekleştirilir
ve orada Kuran'dan ayetler, dualar okunur,
kurban ya da sadakalar dağıtılır.6
Buraya
kadar verdiğimiz tasvirlerin tarihsel sürecine
göz atacak olursak, değişik dönem ve bölgelerde
izlerine rastlayabiliriz. Köpeğin bu şekildeki
motifi, İslami literatürde bulunmamaktadır,
ancak, İslami dönem kaynaklarından Cüveyni'nin
eserinde, atların şiddetli bir biçimde kişnemesi,
develerin böğürmesi, köpek ve yırtıcı
hayvanların havlaması ve uluması, öküzlerin
böğürmesi, koyun sürüsünün tedirgin tedirgin
meleşmesi ve kuşların tedirgin olması sonucunda,
Uygurların, felaket işareti kabul etmelerinden
dolayı, bulundukları yerden göç ettiklerinden
bahsedilmektedir (Cüveyni, Ünal, 1996'dan naklen).
Aslında,
buna benzer örneklerin temeli, her ne kadar
zorlama bir yorum gibi görülse de, Türk
kültürünün kaynaklarından sayılan Türk
Destanlarında görülebilir. Altay ve Sibirya
destanlarında köpek motifi, bazı durumlarda
lanetlenmiş olarak gösterilse de Altay
destanlarında (hatta günümüz Altaylıları
arasında) köpek, insan canının dostu olarak
görülür. Bu inanç şöyle anlatılır: ruh denilen
süne, bazen bulunduğu bedenden ayrılır ve dağa,
ormana veya bozkıra gezmeye gider. Dönüşünde
eğer bu süne kendi bedenine değil de başka bir
bedene giderse, yöneldiği o kişinin ölümüne
neden olur. Böyle bir durumda süneyi ancak
köspökçü7 denilen ruhani kimseler ya da köpekler
görebilir. Köpeğin bu haberi, sahibine ulumak
suretiyle bildirir (Anohin, 1924:404-453).
Örneğimizdeki yılan motifine benzer bir örnek de
Altay yaratılış destanında bulunur. Bu destanda,
Tanrı, cennetteki ölümsüzlük ağacının altındaki
ilk insan Torüngei ile eşi Eci'ye bekçilik
yapsınlar diye köpek ile yılanı görevlendirir ve
kendisi oradan uzaklaşır. Gitmeden önce Tanrı,
köpek ile yılana sıkı sıkı tembih eder ki, o
ağaca şeytan Erlik'i yaklaştırmasınlar. Ama
yılan ile köpek görevlerini ihmal ederler ve
Erlik o ağaca yaklaşır ve meyvesinden Eci'nin
yemesini sağlar. ... böylece ölümsüzlük
diyarından çıkan bu iki insan ölümlü hayata
girmiş olurlar (Ögel, 1971:451-458). Buradaki
yılan motifi, insanın ölümüne sebep olan hayvan
şeklindedir. Yılanın bu özelliği, Anadolu'da
rüyada yılan görülürse muhtemel ölüm anlamı
çıkartma şekline dönüşmüş olabilir. Köpekle
ilgili benzer inanca, Türklerin komşuları olan
Moğol ve Tibet destanlarında da rastlanır (Ögel,
1971:564-568).
Kurt
örneğinde olduğu gibi, Türk Yaratılış
Destamndaki Bozkurt motifi de benzer işaretleri
insanlara bildirmektedir.
Hıtay
Türklerinde, inanca göre tilki, sahibi ile aynı
kadere sahipti. Tilki ölünce sahibi de ölüyordu.
Bunun tersi de oluyordu (Ögel, 1971:558-560).
Yukarıdaki örneklerimizdeki tilkinin bazı
davranışlarıyla, ölümü haber vermesi inancı,
belki de Hıtaylar arasında var olan inancın
değişik motiflere girmesinin bir devamıdır.
Biz bu
gibi davranışların tümünün tarihsel ve kültürel
temeline inerek bir anlamını bulma imkanına
sahip değiliz. Ancak, daha başka örnekleri de
bütün Türk Dünyasının kültürel ve tarihi
bilgileri toplanabilirse, yukarıda yaptığımız
gibi, zorlama bir yorumla da olsa, bulabiliriz.
Bununla birlikte, bütün davranışların, bu
şekilde temellendirümesi de söz konusu olamaz,
çünkü bir takım davranışlar, kişisel
tecrübelerden sonra yaygınlaşıp toplumsallık
derecesine çıkmış olabilir.
Bu
konuyu burada keserek, diğer örneklerimizin
tasvirine geçelim.
e-
Nekromantik Belirtiler
Cenaze
töreni boyunca kullanılan eşyaların kullanılması
veya ölüm olayının gerçekleşmesi anında görülen
bazı olaylarla ilgili olan inançlara nekromantik
inançlar denir. Bu tür inançlar ve sakınma
biçimlerine bazı örnekler şöyledir:
Tabut
taşınırken sallanırsa, geri geri gelirse,
sağa-sola dönerse, gıcırdarsa; definden sonra
tabut yerde sürünürse, üzerine oturulursa, orada
bulunanlar arasında yeni bir ölümün vuku
bulacağına inanılır. Bundan korunmak için ise,
örneklerde anlatılan durumların olmaması için
tedbir alınır.
Mezar
eşilen kazma-kürek, eve sokulursa, üst-üste
bırakılırsa, mezar eşerken bu malzemeler
elleşerek kullanılırsa yeni bir ölümün vuku
bulacağına inanılır.
Bunlardan başka su ısıtılan kazan veya
kullanılan başka eşyalarla ilgili inançlar da
vardır (Örnek, 1979:30).
Bu inanç
ve uygulamalara benzer örneklerin çok eskilere
dayandığını söyleyebiliriz. Eski ve Ortaçağda
Altaylarda yaşayan Türkler cenaze törenlerinden
sonra karşılıklı iki ateş yakarak ve bunların
her birinin yanına altından insanların,
hayvanların ve eşyaların geçirilmesi için
birbirine uçlarından iple bağlı iki mızrak
yerleştirerek bunların aralarından geçmek
suretiyle kendilerini arıttıklarından söz
etmektedirler. (Roux, 1999:155) Günümüz Yakut
Türklerinin cenaze törenlerinden sonra dönüş
yolunda yaktıkları bir ateşin üzerinden
atlamaları ve ölünün ateşten geçemeyeceğine
inanmaları Altay Türklerinin adetle-riyle
örtüşmektedir. Altay ve Uygur Türklerinde ölen
kişinin adının anılma-ması ölüm mekanizmasına
karşı alman önlemlerden kabul edilmektedir.
Geleneksel Türk dinindeki bu inanç ve
uygulamalar farklı biçimlere bürünerek varlığını
İslam dininin şekillendirdiği Anadolu
Türklüğünde de devam ettirmiştir. Anadolu
Türklüğünde herhangi bir ölümün gerçekleştiği
esnada ölümden korunma için yapılan bazı
uygulamalardan bahsedecek olursak: Ölüevin-deki
yemekler boşaltılır (ölüm bulaşmıştır
endişesiyle) mahallede ölen olursa, o
mahalledeki su dolu kaplar boşaltılır. Ölü
yıkanırken uyuyan kimseler uyandırılır cenaze
evden çıkınca ardından su dökülür. Ölü
yıkandıktan sonra su ısıtılan kazan ters
çevrilir. (Örnek, 1979:9) Görüldüğü gibi temelde
aynı gaye için yapılan uygulamaların milletin
içerisinde bulunduğu inanç coğrafyasına göre
şekillenerek devam ettiğini görmekteyiz. Bu
konudaki uygulamaların, performans teorisi
bağlamında ele alınması gerektiği kanaatindeyiz
(Çobanoğlu, 1999:258).
f- Doğal
Olaylarla İlgili İnanç ve Uygulamalar
Günümüz
Anadolu Türklüğünde kökeni eskilere dayanan
inanç ve uygulamalardan bir kaç örnek verelim.
Ay ve güneş tutulması olayının geniş anlamıyla
ölümü kapsadığı ve büyük adamlardan biri ya da
birkaçının öleceğini, kıyametin kopacağını,
ortalığın karışıp savaş olacağını belirten ön
tabiat olayları olarak inanılır. (Örnek,
1979:24) Diğer bir olayı ise yıldız kaymasıyla
ilgilidir. Nasıl ki ay ve güneş tutulması
yeryüzündeki bir takım uğursuz olaylara ön
belirti sa-yılıyorsa yıldız kayması da aynı
biçimde yorumlanmaktadır. Gökyüzü ile yeryüzü
arasında kurulan dinsel, büyüsel ilişkilerden
biri de insanların gökyüzünde birer yıldızı
olduğu inancında yatmaktadır. Böylece insanlarla
yıldızlar arasında kayma göçme ve sönme yönünden
benzerlikler kurulmaktadır. Bu inanç değişik
bölgelerde şu ifadelerde kendini bulur: Yıldız
kayması ölüm belirtisidir, gökten düşen yıldızın
sahibi öldü demektir, yıldız kayması görülünce
birinin öleceğine inanılır, kuyruklu yıldızın
görülmesi ölümün çok olacağı biçiminde
yorumlanır (Örnek, 1979:24).
Tabiatla
iç içe yaşayan Türkler arasında bir takım doğa
olaylarının, kültürlerinde de yer aldığı, Türk
kültür tarihinde bolca görülmektedir. Eski ve
Orta çağda Altaylarda yaşayan Türkler arasında
yıldırım düşmesi olayına Tanrının bir laneti
olarak bakılmaktaydı. Uygur-larda ise yıldırım
düştüğü zaman göğe doğru ok atılır ve
bulundukları yeri terk ederlerdi (Roux,
1999:78). Buna karşın Altaylarda yaşayan Türkler
gök gürle-mesinin kötü ruhları kovduğuna
inandığı için hayırlı bir olay olarak
karşılamaktadır (Roux, 1999:80). Yukarıda
bahsetmiş olduğumuz uygulamalar, bu inanç ve
uygulamaların tezahür etmiş hali olsa gerek.
2- Ölüm
Olayının Gerçekleştiği An ile İlgili İnanç ve
Uygulamalar
Burada,
ölümden hemen sonra yapılan bu inanç ve
uygulamaların Anadolu sahasında nasıl cereyan
ettiğine dair örneklere bakalım.
a-
Ölünün gözlerinin kapatılması: Bu eylemin
yapılma gerekçeleri bölgelere göre farklılıklar
arz etmektedir. Bunlardan birkaç gerekçe sayacak
olursak; bu dünyada gözü kalmasın diye, mezara
gözü açık girmesin diye, ardından birini
götürmesin diye vb. yorumlar vardır.
b-
Ölünün çenesinin bağlanması: Ruhu yarılmasın
diye içine şeytan girmesin diye, ağzı toprak
dolmasın diye.
c-
Ölünün bulunduğu odanın penceresi açılır: Ruhu
çıksın diye, Azrail çıksın diye, melekler içeri
girsin diye (Örnek, 1979:47).
Bütün
bunların yanında, doğal olarak en yakında
bulunan hoca veya imam gelerek ölü üzerine
Kuran'dan sureler (özellikle Yasin Suresini)
okur. Cenaze yakınları ise, ölüm olayını
camilerde se-la okutarak ya da gazetelere
ilanlar vererek ya da diğer iletişim araçlarını
kullanarak duyururlar ve defin için gerekli
hazırlıkları yaparlar.
Türklerde ölüm anı ile ilgili inanç aslında bize
Türklerin olayları kavrama kabiliyeti hakkında
da bilgi vermektedir. Altaylarda eski ve
ortaçağda yaşayan Türkler doğada yaptıkları bir
gözlemin ardından ruhun solunumla bir olduğuna
inanmışlar ve uyku sırasında nefes alıp vermenin
yavaşlamasıyla dünyada dolaşan ruhun bedenden
ayrıldığında gördüğü rüyaların, dünyadan sonra
gideceği yer olduğu inancına sahiptirler.
Genellikle uykudan uyanırken ruh bedene geri
döner fakat temelli olarak da gidebilir işte bu
ölümdür. Yani buradan yola çıktığımızda Türkler
uyku halini ölümün kardeşi olarak görmektedir
diyebiliriz. Geleneksel Türk inancının ölümle
ilgili bu bölümü bize Kuran'ı Kerim'de geçen
"Allah ölenin ölüm zamanı gelince, ölmeyenin de
uykusunda ruhlarını alır. Bu suretle hakkında
ölümle hükmettiği ruhu tutar ötekini muayyen bir
vakte kadar bedene salıverir" (Zümer, 42) ve "Geceleyin
sizi öldüren sonra belirlenen süre tamamlansın
diye gündüzün sizidirilten O'dur. ..." (Enam,
60) Ayetlerle örtüşen bir inanca sahip olduğunu
göstermektedir.
Türkler
ruhun ölümden sonra göğe yükseldiğine inanırlar.
Göğe yükselmek için ruhun kanatlı bir nesne
olması gerektiği inancı hakimdir. Dolayısıyla
Türkler herhangi bir kişinin ölüm olayı kapalı
bir mekanda gerçekleşmişse bulundukları mekanın
(kapı, pencere vb.) dışarıya açılan bölümlerini
açarlar çünkü ölünün ruhunun rahat uçmasını
isterler. Roux bu konudaki uygulamaların
Anadolu'da yaşayan Türkler arasında devam
ettiğini kendisine Pertev Naili Boratav'm nakli
ile şu şekilde vermiştir "O anda ölünün odasına
kediler sokulmamıştır kedinin sineği yani ruhu
yemesinden açıkça korkulduğu görülmektedir." Söz
konusu olay Mudurnu bölgesinde gerçekleşmiş (Roux,
1999:159).
Yine bu
örneklerde görüldüğü gibi inanç ve uygulamaların
tıpkı kültürün diğer unsurlarında olduğu gibi bu
bölümde de farklı kalıplara bürünerek devam
ettiğini görüyoruz.
Yine
Anadolu'da uygulanan ölünün yatağını değiştirmek
ve sonrasında başında ağlama geleneği bize eski
Türklerde ölü çadırı kurulması ve ölünün ruhunun
çıktığı ilk yerden alınıp bu çadıra götürülmesi
bize bu uygulamalar arasındaki paralelliği
çağrıştırıyor.
3- Devir
ve Iskat
Devir ve
Iskat kavramını kısaca açıklayacak olursak ölen
bir Müslüma-nın sağlığında çeşitli nedenlerle
tutamadığı oruçları, kılamadığı namazları ve
yerine getiremediği yeminleri için bir fakire
fidye verilmesi şeklinde özetlenebilir ama bu
eylem bir ritüel halinde yapılır. "Ölenin
yaşından -erkekse on iki, kadınsa dokuz yıl-
indirilerek hesaplanan para bir çıkın içinde
halka halinde hazır bulunan yoksullardan birine,
ölenin mirasçılarından ya da vekillerinden biri
eliyle verilir. Yoksul kimse parayı aldıktan
sonra "aldım, kabul ettim" diyerek geri verir.
Bu işlem ölenin oruç borcu bitinceye kadar
sürdürülür. Ardından aynı işlem ölenin namaz
borcu ve söz verip de yerine getiremediği
yeminler için de -para verilen yoksullar
değiştirilerek- yapılır (Örnek, 1979:59).
Tasvirini verdiğimiz devir –ıskat
uygulaması, aslında öteki hayat ile ilgili
inancın bir göstergesi niteliğindedir.
Geleneksel inançtaki Türkler arasındaki bu
türden inanç ve uygulamanın ilk şekli ölünün
defni esnasında yapılan eylemler ve onunla
birlikte gömülen eşyalarıyla karşımıza
çıkmaktadır. Türkler ölümden sonraki hayata yine
bu dünyadaki gibi devam edileceği inancına sahip
oldukları için en kıymetli eşyalarını, savaş
aletlerini ve atlarını da ölü ile birlikte
gömerlerdi (İnan, 2000;130-189).
Bu
inançtan kaynaklanan ka-ğan'mn veya bir
komutanın ölümü kendisiyle birlikte ona gittiği
yerde eşlik etmek üzere sayıları yüzleri bulan
askerlerin de ölümlerini beraberinde getirir ve
birlikte gömülürlerdi (Roux, 1999;172). Roux,
bununla ilgili olarak Van Der Le-euw'den şu
alıntıyı yapar: "Ölümleri ve yeniden
doğuşlarıyla hizmetkârlar efendilerinin ölümünü
ve yeniden doğuşunu kolaylaştırır". Bu cümleden
çıkan anlam şu olmalıdır: Birlikte cefa çekmek
ve ölmek yeni bir hayatın ortaya çıkmasına neden
olur. Aslında bu inanç ve uygulama Türklerde
ferdiyetçiliğin değil toplumcu düşüncenin ön
planda olduğunu gösteriyor. Fedakârlık, yaşatmak
için yaşama düşüncesi ve sadık dostluk
kavramlarının içini Türklerin nasıl doldurduğunu
gösteriyor.
Altay
Türklerinde evlenme yaşına gelmeden önce ölen
çocukların durumu, ölümden sonraki hayatın
kaygısından dolayı, ciddi bir problem olarak
görülür. Ölümlerinden sonraki zaman süreci
yaşasaydı evlenme çağma gelebilecek kadar
işlediği dönem hasıl olduğunda çocuk tıpkı
hayattaymış gibi kaderi kendisiyle aynı olan bir
genç kızla gıyabi bir törenle evlendirilir, bu
süreç sanki gerçekmiş gibi aileler birbirleriyle
kendilerini akraba kabul ederler ve hatta yeni
bir çifte gerekli olan eşyaların resimleri
çizilir ve bunlar yakılarak dumanının haberci
gittiğine ve onlara ulaştığına inanılır. Bu
eylem tıpkı bir düğün ritüeli çerçevesinde
gençler hayattaymış gibi yapılır (Roux,
1999:182). Altaylarda yaşayan bu uygulamanın
günümüz Azer-baycan Türkleri arasında yaşadığı
bilinmektedir (Seyidov, 1989:284).
Diğer
bir taraftan Türkler ölümden sonraki hayata
yeniden başlayacağı zaman bu dünyadan gidiş
şeklinin tam tersi olacağına olan inançtan
dolayı, ölünün eşyalarını kırıp öylece mezarlara
koyarlardı bununla birlikte sağlam eşyalar da
vardı tabii ki, fakat ölü nasıl ki dirilecek-se
kırık olanlar da düzelecekti (Roux, 1999:183).
Türklerde ölümden sonra tekrar doğum ve hayatın
devam edeceğine olan inanç yer yer onların ölüyü
mezara ko-yuş şeklinde de kendini göstermiştir.
Mesela; gömme olayını ana rahminin bir sembolü
olan mağaraya ve toprağa başı ve ayaklan içe
bükey cenin gibi yerleştirme olayını yeniden
doğuşun ön hazırlığı olarak düşünmüşlerdir (Roux,
1999:184).
Türklerin ölümden sonraki hayatla ilgili inanç
ve uygulamaları Anadolu coğrafyasına taşınırken
belirli bir süreç doğrultusunda inanç
coğrafyasında değiştirip İslâm dininin Ahiret
anlayışıyla şekillenmiştir. Ölümden sonraki
hayatla ilgili ölü için yapılan son hazırlık,
yukarıda söz konusu ettiğimiz Devir ve Iskat
diye adlandırılan bir ritüelin ortaya çıkışma
sebep olmuştur.
4-
Ölünün Defni
Ülkemizde ölünün defni İslami geleneklere göre
ölünün gasli, kefenlenme-si, tabuta konması ve
cenaze namazının ardından mezara konması
şeklinde gerçekleştirilir.
Gasil ve
kefenleme sürecinde bölgelere göre bir takım
mahalli uygulamalar görülür. Bunlar bazı kokulu
bitkilerin cennet kokusu inancıyla gasil suyuna
konulması, kefene ayet ya da dua yazma biçiminde
gözlemlenir.
Ölünün
defni için yapılan inanç ve uygulamaların
Anadolu coğrafyasına yansıması da yine coğrafi
mekanla birlikte, inanç coğrafyasının da
değişmesiyle İslami unsurlar bakımından ağırlık
göstermekle birlikte, yine bu eski inanç ve
uygulamaların devam ettiğini görmek mümkündür
(Kalafat:90-102). Bu konudaki en eski kaynaklara
Çin yıllıklarından ulaşılmaktadır. Eski ve Orta
Asya Türklerinde ilk örnekler yine hükümdarların
ölümlerinde karşımıza çıkıyor. Zira kaynaklara
geçirilmiş olması bize bu törenlerin yapıldığı
kişinin belli bir statüsü olduğunu gösteriyor.
Türkler cenaze törenlerine önem verdikleri için
ölümün gerçekleşmesinden sonraki yedi gün
süreyle cenaze işlemlerinin hazırlığı için ölüyü
bekletirlerdi. (Roux, 1999:61) Ancak bu süreden
sonra cenaze töreninin tarihi ve yeri
belirlenirdi. Törenin ilk hazırlığı ölünün ayrı
bir yerde kurulan ölü çadırına taşınmasıyla
başlardı. Bu konuda kaynaklar Atilla'nın cenaze
törenini şöyle anlatmaktadır. "Cesedini büyük
bir gösterişle, herkesin onu seyredebilmesi için
meydana kurulan ipekten bir çadır içinde
sergilediler" (Roux,). Bu bilgilere göre
Göktürklerden herhangi birisi öldüğü zaman ölüyü
çadıra korlar. Oğullar, torunları, akrabaları,
atlar ve koyunlar keserler ve çadırın önünü
sererler. Ölü bulunan çadırın etrafında at
üzerinde yedi defa dolaşırlar. Kapının önünde
bıçakla yüzlerini kesip ağlarlar. Yüzlerinden
kan ve yaş karışık akar. Bu ritüeli yedi defa
tekrarlarlar sonra muayyen bir günde ölünün
bindiği atı, kullandığı bütün eşyayı ölü ile
beraber ateşte yakarlar; külünü, yılın muayyen
bir gününde, mezara gömerler. İlkbaharda
ölenleri sonbaharda, atların ve yaprakların
sarardığı zaman gömerler. Kışın veya güzün
ölenleri çiçekler açıldığı zaman gömerler. Defin
gününde ölünün akrabaları, tıpkı öldüğü günde
yapıldığı gibi, at üzerinde gezer ve yüzlerini
keser, ağlarlar (İnan 2000:177,178).
Türklerde cenaze töreni uygulaması esnasında ölü
konmuş çadırın etrafında yedi defa dönme
geleneğinin gezegenlerle ilgili olduğunu ve
bunun bir inanç sistemi olduğuna kanaat getiren
düşünürler vardır. Bu kimselere göre, kutsal
olarak kabul edilen yedi rakamı yedi gezegenle
bağlantılandırılmış olsa gerek. Zira bu görüş
cenaze töreninden önce yedi gün bekleme olayını
da aynı gerekçeye bağlamaktadır. Daire çizerek
dönmelerinin, gezegenlerin hareketine benzemesi
yada bunları hatırlatması nedeniyle bu konu
astrobiyoloji ile irtibatlandı-rılmıştır (Roux,
1999:246).
Azerbaycanlı araştırmacı yazar Mi-reli Seyidov,
yukarı paragraflarda anlatılan sahneleri farklı
bir yoruma tabi tutmaktadır. O ölü çadırının
etrafına toplanan insanların matem tuttukları
esnada onları yönlendirmek ve ölen şahsın
hayatını tasvir etmek için ölen kişinin hayatı
boyunca dönemlerine göre edinmiş olduğu
arkadaşlarının meydana çıkıp onunla hangi
dönemde arkadaşlık yapmışsa, o yıllar
içerisindeki hatıralarını "pantomim" sanatçısı
gibi icra ettiğini ve tasvirlerle onunla olan
anılarını anlattığını ifade etmektedir. Bu
bilgide ilginç olan, M.Seyidov'un bu durumu
Geleneksel Türk Tiyatrosu olan Orta Oyu-nu'nun
başlangıcı olarak yorumlaması-dır (Seyidov,
1989:342). Bizim kanaatimiz de insanın sosyal
bir varlık olduğunu düşünerek yola çıktığımızda
ve Türk Milletinin karakteristik özelliğini de
gözler önüne alarak cenaze törenlerinin örtük
işlevleri içerisinde her türlü etkinliklerin
olabileceği şeklindedir.
5- Yas
Tutma ve Başsağlığı
Yakınını
kaybeden kişiler, doğal olarak, yaşadıkları
acılarını değişik şekillerde gösterirler.
Aşağıda temas edeceğimiz yas süresi boyunca,