|
ÜÇ-Dünya-Kozmolojisi:
Gök: Araştırıcılara göre Türkler, evren hakkında bir tek izlenim/tasarım
edinmemiş veya edindikleri tasarımı aynen korumamışlardır. Eski Türk
düşüncesinde mevcut dünya tasarımı hakkındaki yaygın görüşlerden biri,
“Kâinatın bütün tezahürlerini, gök ve yeryüzünün (yer-sub, yer-su) temsil
ettiği, birbirine zıt, fakat birbirini tamamlayan iki evrensel nefesten
oluşmuş kabul eden sistem”dir ki, bu Proto- Türk ve Türklerin en eski ve öz
kozmolojisi olarak görülür. “Evrenselci Dikotomi” şeklinde adlandırılan bu
ikili sistem, İran dinlerindeki birbirine düşman iki ilke üzerine kurulu “ikici”(düalist)
görüşten tamamen farklıdır. Başka bir görüşe göre ise, daha sonra, büyük
ihtimalle yabancı dinlerin de etkisiyle, yerin altında bulunan üçüncü bir
bölge daha hayal edilmiş ve üç katmanlı bir dünya tasarımı ortaya çıkmıştır. Ancak bazı
araştırıcılar, herhangi bir etki olmadan da, üçlü bir evren anlayışının
kaçınılmaz olduğunu ve önceleri nadir bir öneme sahip
*
PAÜ Fen-Edebiyat
Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
1Arthur Schopenhauer; Le Monde Comme
Volonté et Comme Représentatıon, Tome Prémier, (Traduit en
Français Par A.
BURDEAU), Paris-1873, s. 3 vd.
2 Özkul Çobanoğlu; Halkbilimi
Kuramları ve Araştırma Yöntemleri Tarihine Giriş, Ankara, 1999. s. 213 vd.
3
Jean-Paul Roux;
Türklerin ve Moğolların Eski Dini, Çev. Prof.Dr. Aykut Kazancıgil, İstanbul, 1998, s. 81
4
Emel Esin; Türk
Kozmolojisine Giriş, İstanbul, 2001, s.19-22
5 R. Stein;
Architecture et pensée religieuse en Extrem-Orient, Arts Asiatiques-IV,
Paris, 1937, s. 163’den
nakleden
Jean-Paul Raux, a.g.e., s. 81.
olan
“iç-yer, yer-astı, tamuk, tozok” vb. şekillerde adlandırılan üçüncü bölgenin
giderek daha
büyük
bir rol oynadığını belirtirler.
Altay Şamanist Türk topluluklarından derlenen
metinlerde, evren ile ilgili tasarımların temelde üç katmanlı, fakat daha
ayrıntılı ve farklı bir içerik kazandığı görülür. Şamanlığa mensup olanlarca
dünya birçok kattan ibarettir. Yukarda on yedi kat, ışık âlemi olan semayı,
aşağıdaki yedi veya dokuz kat, karanlıklar âlemini meydana getirir. Sema
katları ile aşağıdaki dünyanın katları arasında insanoğullarının oturduğu
yeryüzü vardır. Üzerinde yaşayan insanlarla birlikte yeryüzü, gök ve yeraltı
dünyalarının tesiri altında bulunur. Yaratıcı, koruyucu Tengri ve iyi ruhlar
göğün katlarında; ifritler, kötü ruhlar ise yeraltındaki karanlık katlarda
otururlar.
Esasen, birbirine bir orta eksenle (göğün direği) bağlı olan üç katmanlı
şamanist evren tasarımı, şamanların veya şamanist düşüncenin yarattığı
kurgular değildir. Onlar zaten var olan bu öğeleri içselleştirmiş,
deneyimleştirmiş ve esrimeli yolculuklarında kullanmışlardır. Onların bütün
etkilenimleri sonrasında bile evren tasarımına ilişkin temel şema
saydamlığını yitirmemiş, üç büyük katmanlı ve bir eksenle birbirine bağlı
oldukları için birinden ötekine geçilebilen evren anlayışı devam etmiştir. Göktürk
Yazıtları’nda da Kültiğin Abidesi’nin doğu cephesi, “Üstte mavi gök, altta
yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insanoğlu kılınmış" sözleriyle ve üç
katmanlı evren anlayışının ifadesiyle başlar.
Üç
katmanlı evren tasarımının Türk boylarına ait çeşitli metinlerde de yer
aldığı görülür.
Konuyla ilgili çalışmalar dikkate alındığında,
tasarımların her şeyden önce bir kurgu olduğu anlaşılır. Fakat bu kurgu,
sofistike, keyfî, öznel veya hayalî değil, nesneyle ilişkilendirilmiş ve
özneler-arası kabul edilebilirlik niteliği olan bir kurgudur. Yani,
tasarımlar varlık alanının kendisi değil, onu anlatan bir bilgi türüdür. Bu
bilgi türünün iletişime dayalı bir hadise olarak aktarılmasında, sözlü
kültür ortamı anlatıcılarının ve ürünlerinin önemli bir yeri vardır.
Gök ve
yeraltı dünyalarında bulunan “kutsal”larla doğrudan iletişim kuramayan
sıradan insanların yerine, aracılık görevi üstlenmiş kudretli ve bilge
şahsiyetler olan “kam, şaman” vb. adlarla anılan ilk icracı ve anlatıcı
tiplerle ortaya çıkan ve sözlü edebiyatın ilk türü olarak kabul edilen
mitlerden sonra, çoğunlukla onların izlerini bir çerçeve olarak taşıyan,
oluşum efsaneleri ve kahramanlık konulu destanlar, zihinsel tasarımlara
ilişkin ilk bilgileri, tarihsel yolculukları boyunca nesilden nesile
aktarırlar, yaygınlaştırıp geliştirirler ve onların kültürleşmesine katkıda
bulunurlar. Bu sebeble, Türk toplumunun evren tasarımlarını ve bu
tasarımların farklı devirlerde, farklı sosyo-kültürel çevrelerde ortaya
çıkan yansımalarını, Maaday-Kara, Oğuz Kağan, Manas ve Köroğlu destanlarında
bulabiliriz.
Yukarıda
belirtildiği gibi, insanın kendisinin tanımladığı üç katmanlı evren
tasarımında “tengri, gök, gökyüzü, mavi gök, yukarı dünya” vb. şekillerde
adlandırılan ve “yaratıcı, koruyucu ruhların ve tanrıların bulunduğu âlem”
olarak algılanan en üstteki katman, 6 Jean-Paul Roux; a.g.e., s. 82. Ayrıca,
“üç”ün, ikinin taşıdığı ayrım ve zıtlık anlamının ötesinde olduğuna ilişkin
pek çok dinî ve felsefî görüş ileri sürülmüş, “Bir”in çokluktaki açılımını
özellikle “Üç”e göre açıklanmaya çalışılmıştır. Lao-tzu’ya göre, “Tao
birliği üretir, birlik ikiliği, ikilik üçlüğü ve üçlük bütün nesneleri
üretir.” Pisagorcular, nitelendirilemez birliğin âlemi yaratmak için iki zıt
güce bölündüğünü ve sonra da hayatı meydana getirmek için üçtebirliğe (triunity)
bölündüğünü varsayarlar. Üçlüler, İslamın mutlak monoteizminde bile kendi
tarzlarında bulunur. Felsefe ve psikolojide “üç”, sınıflandırma sayısı (zaman,
mekan ve bunları birbirine bağlayan nedensellik) olarak hizmet eder. M.
Bilgin Saydam; Deli Dumrul’un Bilinci, İstanbul, 1997, s. 228. 7 W. Radloff;
Sibirya’dan-III, Çev. Prof.Dr. Ahmet Temir, İstanbul, 1994, s. 3; Abdülkadir
İnan, Makaleler ve İncelemeler, Ankara, 1987, s. 390.
Mircae Eliade; Şamanizm, Çev. İsmet Birkan, Ankara,
1999, s. 291 vd.
Muharrem Ergin; Orhun Abideleri, İstanbul,
1978, s. 20.
Konuyla ilgili geniş bilgi için bkz.:
Abdülkadir İnan, Makaleler ve İncelemeler, Ankara, 1987; Bahaeddin Ögel,
Türk Mitolojisi (Kaynakları ve Açıklamaları İle Destanlar) II. Cilt, Ankara,
1995.
İnan, Abdülkadir; a.g.e., s. 392.
aynı zamanda onu tasarlayan insan için, gerekli
ideal donanımların edinilebileceği birincil kaynaktır. Çeşitli sayılarla
ifade edilen katlarındaki kutsallarla birlikte, ay, güneş ve yıldızlar, “gök
dünya”yı oluşturan ve her biri kendine has işlev üstlenen unsurlardır.
Bunlar destanlarda, kahraman veya onunla birlikte olan çevreyi koruyan,
gözeten özelliklerinin yanında; onların üstün vasıflarının belirtilmesindeki
kavramlar olarak da karşımıza çıkarlar. Altay Türklerinin Maaday Kara
Destanı’nda12 kahramanın doğumu, ay ve güneş ile birlikte ifade edilen altın
ve gümüş kavramlarıyla, “göğsü baştan aşağı saf altın idi, sırtı baştan
aşağı saf gümüş idi oğlanın” şeklinde verilir. Destanın değişik yerlerinde
altın “ay”ın,
gümüş de “güneş”in simgesidir. “Yüz budaklı ölümsüz
kavak” (hayat ağacı), ay ve güneş ışığında parıldar, onun aya doğru eğilen
tarafından altın, güneşe doğru eğilen tarafından gümüş yapraklar dökülür.
Dolayısıyla hayatın, canlılığın simgesi olan “hayat ağacı”, bu göksel
unsurlarla tamamlanır ve bütünleşir.
Kahraman Kögüdey-Mergen’in eşi, “ay benzeri ama
aydan güzel, altın gibi; güneş benzeri ama güneşten güzel, gümüş gibi
parıldayan” biri olarak tasvir edilir. Gökyüzü, “yaratıcı Tanrı’nın,
koruyucu ve aracı kutsal varlıkların, iyifaydalı ecdat ruhlarının” ve hatta
yer altı dünyasının zalim varlıklarının “ruh”larının da
mekanıdır. Yer altı kağanı “Kara-Kula” ve atının
ruhları, “göğün üç kuşak derinliğinde”,
“maralların karnında” saklı olan ve ruhun “kuş”
şeklindeki tasarımındaki gibi “bıldırcın”lardadır. Gök âleminin
“cennet-uçmak” tasavvuru ise destanın sonunda karşımıza çıkar. Yer ve
yeraltını kötülüklerden temizleyen, yurduna huzur ve güven getiren Kögüdey-
Mergen, “ben gökyüzüne çıkacağım, aşağıdan bakınca yukarıda görünen bir
yıldız olacağım” diyerek, eşiyle birlikte mavi gökyüzünün derinliklerinde
bir yıldız olup uçar. Toplumun sıradan üyeleri için kozmolojik bir düşünce
olarak kalan bu şey, esasen şamanlar gibi kahramanlar için de mistik bir
güzergâh olur. Çünkü, üç kozmik düzey arasındaki “gerçek
iletişim ve ulaşım ancak şaman, kahraman” vb. üstün
nitelikli insanların güç ve yetileri
arasındadır.
Bu anlamda kahramanın “göğe yükselişi”, Altay
Türkleri arasında yaygın olan “ölümden geçmeksizin göğe ve dolayısıyla
ölümsüz geleceğe erişebildikleri” düşüncesinin, yani kozmik yolculuğun bir
yansımasıdır Diğer yandan bu düşünce, “iyi insanların cennete gideceği”
düşüncesinin Altay Türkleri arasındaki simgesel ifadesidir. Çünkü onlara
göre, “cennet/uçmak”, gökyüzünün üçüncü katında bulunan, iyi ruhların,
meleklerin, bolluk ve bereketin dolu olduğu mekândır. Gökyüzündeki her
yıldız, yeryüzünde iyi şeyler yapanların görüntüsüdür. Şamanist hayat
tarzının tesiriyle de şekillenen bu gök tasarımı, Alıp Manas Destanı’nın
Altay varyantında da benzer şekilde yer alır: Kahramanın atı, sahibini
düşman
yurduna gitmemesi için ikna edemeyince, gökyüzüne
uçup yıldıza döner. Gökyüzü tasarımı, daha arkaik özelliklere sahip Oğuz
Kağan Destanı’nda ise, doğrudan ifadeler veya ilişkiler yanında, simgesel
öğelerle de somutlaştırılır.
Kahramanın doğumuyla ilgili olarak yapılan tasvirde
çocuğun yüzünün “gök” renkli olması, “insan yüzünün iyiliği, güzelliği veya
çirkinliği, kötülüğü, yani insanın iç âlemini yansıtması”16 ile ilgilidir ki,
olgunluk ve tecrübenin Tanrı tarafından ona doğarken verildiğini, kahramanın,
daha başlangıçta yaratıcı ve koruyucu “gök dünya”nın himayesinde olduğunu
gösterir. Bu tasvir bir anlamda, Bilge Kağan abidesinde yer alan “tengri tek
tengride bolmış” anlayışının ifadesidir. Mukaddes addedilen “gök”ten bir iz
taşımak, kahramanlarla birlikte diğer insanların da ihtiyaç duyduğu bir
anlayış halinde, değişen sosyo-kültürel çevre ve şartların etkisiyle
farklılaşarak “gök boncuk, nazar boncuğu” şeklinde günümüze kadar
ulaştırılmıştır. Oğuz Kağan’ın üstün niteliklerini ve donanımlarını
tamamlayan “göksel unsurlar”, onun ilk
evliliği ve seferleri sırasında da karşımıza çıkar:
“Yine günlerden bir gün Oğuz Kağan bir Altay Destanı Maaday Kara,
Hazırlayan: Emine Gürsoy-Naskali, İstanbul, 1999
Eliade, Mircae; a.g.e., s. 297 Alıp Manaş-Altay
Türklerinin Kahramanlık Destanı; Hazırlayan: Metin Ergun, Ankara, 1988.
Oğuz Kağan Destanı, İstanbul, 1970. Bahaeddin Ögel; Türk Mitolojisi,
I. Cilt, Ankara, 1989, s. 133.
yerde Tanrı’ya yalvarmakta idi. Karanlık bastı,
gökten bir gök ışık indi. Güneşten ve aydan daha parlaktı...O ışığın içinde
çok güzel bir kız vardı. Başındaki ateşli ve parlak beni demir kazık (kutup
yıldızı) gibiydi. O kız öyle güzeldi ki, gülse Gök Tanrı gülüyor, ağlasa Gök
Tanrı ağlıyordu. Oğuz Kağan onu sevdi ve eş aldı.” “Tan ağarınca Oğuz
Kağan’ın çadırına güneş gibi bir ışık girdi. O ışıktan gök tüylü ve gök
yeleli büyük bir erkek kurt çıktı…Ey Oğuz, sen Urum üzerine yürümek
istiyorsun, ben senin önünde yürümek istiyorum dedi.” Görülüyor ki, buradaki
“gök” tasarımı, hem kahramanın “alperen” veya “ideal olma” donanımlarını
tamamlayıcı, onu koruyucu ve ona yol gösterici unsurların ilâhî ve birincil
kaynağı, hem de ibadet için doğrudan kendisine
yönelinen “Tanrı”nın ve “kutsal”ların ebedî mekânı durumundadır. Ancak iyi,
doğru, ideal maddî ve manevî donanımlara sahip kişi/kişiler, “gök” alemi ile
“ışık, rüya, Bozkurt, aksakallı ihtiyar gibi çeşitli şekillerde ortaya çıkan
iye, koruyucu ruh” vb. aracı vasıtaların yardımıyla iletişim kurabilir, onun
nimetlerinden faydalanabilir ve takdirini kazanabilir. Destanda Uluğ Türk’ün
gördüğü ve yeryüzünde uygulanması gerekli yasa ve düzenin ilâhî kaynaklı
bildirimi şeklinde yorumladığı “rüya” da, aynı iletişimi sağlayan
vasıtalardan biridir. “Kutsal Gök” ile insanın bütünleşmesi, “gökten bir
ışık huzmesi içinde inen” eşinden olan ve “Gün, Ay, Yıldız” adları
verilen çocuklarla tamamlanmıştır.
Bu, Oğuz Türklerinin varoluş tasarımında insanın, “yerin
ve göğün güçlerini kendisinde topladığı” düşüncesinden kaynaklanmaktadır.
Dolayısıyla “gök” veya “yukarı dünya”, evren tasarımının en üstünde yer alan
kutsal, soyut âlemdir ve yeryüzünü tamamlayan bütünlüğün baskın ve önemli
parçasıdır. Nesnel âlemde başarılı olmak, ideal düzeni sağlamak ve yaşama
arzusu amacıyla sadece “Kutsal Gök”e, “Gök
Tanrı”ya dua edilir. Çünkü “Gök”, evrensel yasa ve
düzenin ideal örneğidir. Destanda somut gökyüzü ise, nesnel alemin bir
parçası olarak dağ, deniz, ırmak, ağaç gibi algılanır. Bu düşünce, Oğuz
Kağan’ın yeryüzündeki kutsalları simgeleyen, ikinci eşinden olan
çocuklarının adlarında (Gök, Dağ, Deniz) ve halkına duyurduğu büyük
hedefinde geçen “Güneş tuğ olsun, gök çadır” ifadesinde ortaya konulur.
Nesnel gökyüzü veya gökkubbe, yeryüzünü örten bir kapak ya da çadır gibi
tasarlanır. Samanyolu çadırın dikiş yerleri, yıldızlar da ışık gelsin diye
açılmış deliklerdir. Bazen kapak yeryüzünün kenarlarına tam oturmaz ve
aralıklar oluşur. Bu aralıktan şiddetli rüzgârlar içeri girer veya
ayrıcalıklı insanlar bu aralıktan süzülüp “kutsal gök”e çıkarlar.
“Gök” ile ilgili tasarımlar, Manas Destanı’nda
farklı kültür ve inançlarla kaynaşmış ve bütünleşmiş şekilde karşımıza çıksa
da, eski Türk inanç ve kabullerine uygun olarak yaratıcı ve koruyucu “Tanrı/Huda”
yahut “ruhlar/ervah”ın kutsal mekânıdır. “Kutsal Gökyüzü”ne ilişkin bilgi ve
tecrübenin simgesi olarak da düşünülen “Gök” ya da “Ak-boz” renk,
kahramanların ve yardımcı unsurların tasvirlerinde sıkça görülür.
Kahramanlar, “göğün yıldız batırı”, “gök yeleli erkek böri” şeklinde
vasıflandırılır. Onları, ancak “Huda” yükseltir ve onlara ad verenler, “peygamberler”,
“evliyalar” gibi din büyükleri veya yeni sosyo-kültürel
şartlar çerçevesinde yeniden şekillenen “ak boz atlı,
eli asalı, ak sakallı, gökten dolaşıp inip gelen” “koruyucu ruhlar”dır. Bu
ruhların en belirgin göstergesi, eski Türk inancındaki “Boz Atlı Yol İyesi”
dir. O, farklı kültürel bağlamlarda “boz renkli kurt, ak sakallı koca, ak
boz atlı Hızır, Ak-boz at ya da Kırat” şeklinde günümüz anlatmalarına kadar
devam ede gelen “Kutsal Gök” tasarımının bir yansımasıdır. İnsanın
gökyüzünde bir yıldızının olduğu düşüncesi de, yıldızın iyi veya yıldızını
sağ omzuna almış ifadelerinde görülür.
Bahaeddin Ögel; a.g.e., s. 139.
Mircae Eliade; a.g.e., s. 292.
Manas Destanı; Yayına hazırlayan: Emine
Gürsoy-Naskali, Ankara, 1995.
M. Öcal Oğuz; Türk Dünyası Halkbiliminde Yöntem
Sorunları, Ankara, 2000, s. 122
Naciye Yıldız; Manas Destanı ve Kırgız
Kültürüyle İlgili Tespit ve Tahliller, Ankara, 1995, s. 401
Töştük” merkezli olarak anlatılan epizotlarda,
“Dünya ağacı”nın üzerinde bulunan ve koruyucu işlevi bulunan “Kartal”ın,
kahramana “sen ve ben gökyüzündeki altı takım yıldızı gibi birlikte
ilerledik” demesi veya Töştük ve Kenyeke’nin evlendikten sonra “gezegenlerin
(yıldızların) bir araya gelmesi” şeklindeki tasvirler aynı tasarıma ilişkin
düşüncelerden kaynaklanır. Kutsal göğe ve koruyucu ruhlara ilişkin
tasarımlar, Köroğlu Destanı’nda23, İslâm kültür çevresinin ve daha reel bir
dünya görüşünün tesiriyle şekillenerek “aksakallı baba, kırk çilten, Hz. Ali
ve Kırat” simgeleriyle verilirken, yıldızların koruyucu ve iyileştirici
işlevine yönelik düşünceler, “Köroğlu ya da atının yaralandığında yıldız
görüp iyileşmesi” veya
Köroğlu’nun özellikle yaşlandığı zaman “Yıldız
Dağı’na çekilmesi” temalarıyla sergilenir.
Bunlarla birlikte, kahramanın Kırat’ı kaybedip
aramaya çıktığında “yorulup bir çınar ağacının altında uykuya dalması ve
gördüğü rüyada erenlerin Kırat ile birlikte bazı meziyetleri kendisine
vermesi” epizodu, yukarıda bahsedilen göğe ilişkin tasarımın bir sonucudur.
Destanda özellikle “Kırat” motifi, kanaatimizce eski “gök” tasarımının bir
parçasını oluşturan “yol iyesi”nin, bu destana yansıyan en belirgin
örneğidir. Ay, Güneş ve Yıldız gibi göksel olgular, Köroğlu başta olmak
üzere, Kırat’ın ve diğer kahramanların tasvirlerinde de sıkça kullanılır.
Öte yandan, farklı coğrafyalara ilişkin anlatmaların çoğunda Köroğlu’nun
diğer adı “Röşen-Rövşen-Rovşan-Ruşen” olarak geçmektedir ki; “ışıklı, parlak,
aydınlık” anlamlarına
gelen kelime, “kahramanın kutsal göğe ait bir iz
taşıması” anlayışının destana yansıyan bir iz düşümüdür. Kanaatimizce,
Köroğlu ve Ruşen adlarının birlikte kullanılması bir anlamda, “Gök, Yer ve
Yeraltı ” şeklindeki evren tasarımının bütüncül bir ifadesi ve aynı zamanda
“Gök” ve “Yeraltına” ilişkin sıradan insanın ulaşamadığı “bilgi”nin,
yeryüzünde şaman, kahraman gibi üstün, ayrıcalıklı veya ideal “insan”da
toplanmasıdır. Kutsallığın ve kutsal olanların mekânı olma yanında, evrensel
yasa ve düzenin ideal
şekli ve kaynağı olarak algılanan, evrenin
yaratılışında “merkez” konumda olan “Yukarı Dünya-Gök”, destanlarda
genellikle, “uçsuz bucaksız, ulaşılamayan derinliklere sahip, fakat,
yeryüzündeki gibi dağları, denizleri, ırmakları, ağaçları olan ve idarî
mekanizması, toplumlara benzer şekilde hiyerarşik ama ideal bir düzen içinde
işleyen” makro kozmik yapıda tasvir edilmektedir. O anlayış ve algılayışla
destan kahramanı, ilâhî göğün yasa ve düzenini, kendine, çevresine ve
yeryüzüne de yerleştirmeyi amaç edinir ve bu yolda mücadele eder.
Yeryüzü:
Yeryüzü, her şeyden önce üzerinde yaşanan bir mekândır ve insan bu
mekânda diğer varlıklarla düzenli bir ilişki içinde varolmaya çalışır. “Orta
dünya, yağız yer, yer, acun, dünya” gibi adlarla bilinen bu mekân/tabiat veya nesnel âlem,
ilk çağlardan itibaren insan zihnini meşgul etmiş ve her toplumda ona
ilişkin tasarımlar da ortaya çıkmıştır. Başka bir deyişle insan, bu âlemle olan ilişkilerinde bir taraftan son
derece geçerli ampirik bilgilere dayanan rasyonel ve çalışma ile sonuç alma
arasındaki bağdan haberli bir davranış biçimini, diğer taraftan, bu âlemin
ötesindeki kuvvetlerle bozulabileceği öngörülen ya da “bilinmeyen” faktörünü içine alan birbirinden farklı
iki sisteme sahiptir.32 Dolayısıyla diğer tasarımlardaolduğu gibi yeryüzüne ilişkin tasarımların da, yukarıda
ifade edilen ikinci sisteme bağlı olarak oluştuğunu söylemek mümkündür. Eski Türk inanç sisteminde yer alan “tabiat kültleri”nin,
tabiat varlıklarının bazı gizli güçlere sahip olduğu kabulüne dayandığı,
yeryüzüne ait “dağ, tepe, kaya, ırmak, mağara,ağaç, deniz vb.” unsurlarla,
gökyüzüne ait “güneş, ay, yıldız” gibi unsurların ikili bir görünüm arz
ettiği ifade edilir.33 Bu ikili görünüm esasen yukarıda ifade edilen “gök”
tasarımının ve ona ait unsurların, yeryüzü unsurlarıyla bütünleşmesinden
kaynaklanmakta, “ideal yasa ve Bu adlandırmalar farklı bağlamlarda ortaya
çıkan anlatmalarda değişebilmektedir.
Konuyla ilgili anlatmalar için
bkz.: Metin Ekici, Türk Dünyasında Köroğlu, Ankara, 2004. Fuzuli Bayat;
Köroğlu-Şamandan Âşıka, Alptan Erene, Ankara, 2003, s. 18 vd Araştırıcılar,
kültürün toplumsal işlevleri yanında psikolojik mekanizması üzerinde de
değerli yaklaşımlar ortaya koymuşlardır. Özellikle Malinowsky’nin en önemli
buluşu, her ampirik sistemde ortaya çıkması muhtemel “bilinmeyen” faktörünü
de bilgisel sistemin içine katmış olmasıdır ki, bu, başlangıçtan itibaren en
ilkel seviyede bile her şeyi izah etmeye çalışan bir sistem oluşturur ve bir
evren modelidir. Şerif Mardin; Din ve İdeoloji, İstanbul, 2002, s. 47-50.
İbrahim Kafesoğlu; Türk Milli Kültürü, İstanbul, 1994; Bahaeddin Ögel, Türk
Mitolojisi, II. Cilt, Ankara, 1995; A. Yaşar Ocak, Bektâşi
Menâkıbnâmelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri, Ankara, 1983. düzen”
anlayışıyla birbirini tamamlamaktadır.
Bu sebeble, ay, güneş, yıldızlar, gök gürlemesi vb., bir anlamda, “gök
dünyası”na ait olan, fakat onun yeryüzüyle bağlantısını sağlayan unsurlardır ve yukarıda “gök” tasarımı içinde
ele alınmıştır. Dağ, tepe, ağaç vb. “olumlu işlev ve anlamlar
üslenmiş olan unsurlar ise, “yeryüzü dünyası”na ait olmanın yanında, “gök
dünya” ile bütünleşmenin aracı unsurlarıdır. Bunlar, Orta Asya inanç
sisteminde “yer-su” ya da “yer-su ruhları” adı verilen ve göksel kökenli
olduğuna inanılan, ancak dağların,
ormanların, suların ruhu durumunda bulunan ve
yeraltının karanlık güçlerine karşı savaşhalinde olan “yere ilişkin güçler”dir. Diğer taraftan
yeryüzünde “olumsuz” işlev ve anlamlarıyla karşılaştığımız unsurlar da, “yer
altı dünyası” ile bağlantılı bir bütünlük oluşturur ki, son tahlilde somut ve geçici olan “yeryüzü”, gök ve yer
altı dünyası tasarımlarının birleşme-bütünleşme alanı olduğu kadar, aynı
zamanda karşıt güçlerin “mücadele alanı”dır.
Üzerinde yaşanan bir mekân olarak “yeryüzü”, Maaday
Kara Destanı’nda çeşitli yönleriyle tasvir edilir. “Yedi zirveli bereketli
Çeret-çemen dağı, Dokuz zirveli Çemeten-Tuu dağ, Ay altında yaylanan Ala
dağ, Güneş altında uzanan alacakaranlık orman, aksa da akmasa da ak ırmak, yetmiş
kollu gök ırmak, otlaklara ya da tepeli korunaklara salınmış hayvan sürüleri”
ile “ak” ve “mavi çiçekli Altay”, insanların birey, aile, halk olarak
üzerinde
yaşadıkları ve diğer varlıklarla maddî bir ilişki içinde oldukları nesnel
âlemdir. Fakat, üzerinde yaşanan bu mekânda, “uçsuz bucaksız bozkırların,
çıplak tepelerin pırıl pırıl, ak
duman misali ak davar
sürülerinin huzur içinde, ak çehreli halkın sağlıklı, esen” olması ancak,
bir “baş/sahip/merkez”
etrafında oluşturulacak “yasa ve düzen”e bağlıdır. Bu yasa ve düzenin
bozulması
sıkıntılara, kaosa, karanlığa sebeb olur ve bolluk-bereketin, iyinin,
güzelin, huzurun yerini kötülük, huzursuzluk alır. Temel ihtiyaçların yanı
sıra, hekimlikle ilgili karşılaşılan özel durumlarda da bu varlık âleminden
faydalanılır. Kögüdey-Mergen yaralandığında atı onu, “şifalı sular”a
götürür ve iyileşmesini sağlar. Bununla birlikte, bu mekândaki varlıkların üstlendikleri daha farklı anlam ve
işlevlerin olduğuna da inanılır. Ala dağ, “ata”, alacakaranlık orman “ana”
şeklinde algılanır. Maaday-Kara, oğlu Kögüdey-Mergen’i yeraltının kötü
güçlerinden korumak için, “dağ atan, ağaç anan olsun” diyerek “kayın ağacı”nın altında
“dağ”a saklar. Çünkü bunlar, yeryüzü tasarımının “kutsal”ları arasındadır ve göğün kutsalları ile birlikte
kahraman ya da bilge olarak karanlık güçlere karşı mücadele için “ideal
insan”da tecelli etmek durumundadırlar.
Oğuz Kağan
Destanı’nda da yeryüzü, hem nesnel, hem de tasarım boyutuyla karşımıza çıkar. Orada insanlar, büyük ormanlar,
dağlar, denizler, çok sayıda akarsular, at ve koyun
sürüleri, av hayvanları
yanında, tehlike ve tehdit unsuru olan canavarlar ve düşman toplumlar
birlikte yaşamakta, aynı
zamanda varlıklarını devam ettirebilmek için mücadele etmektedirler.
Sürülere ve halka “eziyet” eden canavar, Oğuz’un aklı ve cesareti sayesinde
öldürülür. Zor durumlarda aklın kullanımı sayesinde çözüm yolları bulunur.
Yasa ve düzene uymayanlar için dört
bir yana seferler düzenlenir, kanlı savaşlar yapılır. Bunlar varlık alanına
ilişkin mücadelenin açık ifadeleridir. Öte yandan bütün bu yapılanların
dayandığı temel ilke, yukarıda bahsedilen gök dünyanın yasa ve düzenini
yeryüzüne hakim kılmaktır ve bu insanı,
yeryüzünü nesnel
mekân olmanın ötesinde algılamaya ve tasarlamaya yöneltir. Su ve ağaç
aynı zamanda
“bilinmeyen”e ilişkin özelliklere sahiptir, kutsaldır.
Suyun
ortasındaki ağaç
kovuğunda bulunan ikinci eş, kahraman olarak Oğuz Kağan’da ifadesini bulan
yer ve gök bütünleşmesinin yere ilişkin unsurunu sembolize eder ki, ideal
yasa ve düzen bu bütünleşme ile
sağlanacaktır ve sağlanır. Neticede, Oğuz’un düzenini sağladığı yurt, gök ve
yeryüzünün sembolleri olan oğulları arasında pay edilir. Bu ikili görünümü
içinde barındıran tasarımda
yeryüzü, Türk devlet ve toplumsal yapısındaki gibi “dört köşeli”dir. Yeryüzü Manas Destanı’nda da benzer
şekillerde yansıtılır. “Yalancı dünya burada”ifadesinde
olduğu gibi, bu dünyanın geçici olduğuna inanılır. Dolayısıyla kahramanlar
için Bu
konuda geniş bilgi için bkz.: Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, II. Cilt, s.
243 vd., Ziya Gökalp, Türk Medeniyeti Tarihi, İstanbul, 1974, s. 121 vd.;
İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, İstanbul, 1984. dünya, üzerinde doğup
savaşılan ve ölünen bir mekândır.
Destanın bütünündeki olaylar zinciri budoğrultuda gerçekleşir.
Bununla birlikte yeryüzü,
destanın değişik bölümlerinde yer alan ifadelerdeki “elmalı yerler,
mezarlıklar, şifalı sular, kutsal ağaçlar” şeklindeki “koruyucu ve yardımcı
olma” işlevlerini üstlenmiş varlıkların da mekânıdır. İlâhî ve derin anlam
yüklenmiş olan bu varlıklara Köroğlu Destanı’nda kahramanın, altında uykuya
dalıp üstün donanımlar elde ettiği rüyayı gördüğü “Çınar ağacı” veya
yaşlandığında ya da “kut”un tükendiği yıllarda çekilip saklandığı “Yıldız
Dağı” örneklerini de ekleyebiliriz. O halde denilebilir ki yeryüzü, bir
yandan, varoluşlarının devamı için karşılıklı bir ilişki içinde üzerinde
bulunan varlıkların nesnel yaşama alanı, diğer yandan bu nesnel alanın
gerisinde varolduğu düşünülen tasarlanmış bir dünyadır. Bu düşünce ve
tasarımları, şüphesiz diğer Türk destanlarındaki örneklerle çoğaltmak da
mümkündür.
Yeraltı alemi: Evren tasarımlarındaki “Yeraltı” dünyası, üçlü tasarımın en
alt katmanıdır ve gök dünyanın aksine, kötü ruhların mekanıdır. Yedi, dokuz
gibi farklı katlardan oluşur ve bu katlarda şeytanlar, devler, korkunç
yaratıklarla birlikte yeraltının hakimi/kağanı Erlık han bulunur. Yeraltı
dünyası aşağıya doğru “yedi kat”tan meydana gelmiştir ve her katta o dünyayı
koruyan “yetmiş kara köpek, doksan kara boğa, kara dağ” vb. engeller vardır.
En altta ise “yeri ayakta tutan, zehir sarısı deniz” bulunur. “
Öte yandan, evren tasarımlarında “yerin altında bizimkine
tıpatıp benzeyen fakat tersine dönmüş bir dünya”nın olduğu, oraya, “yer altı
bölgelerinde yaşayanların yukarı aleme geçiş için bıraktıkları delikten
geçerek ulaşıldığı” kam'lar ifade ederler. Dolayısıyla yer altı, yeryüzünde
idealize edilen hayat tarzına ilişkin olumlu faaliyetlerde bulunmayanların,
yani sıradan varlıkların,“ölüm” sonrasında gideceklerine inanılan “tamu”nun
(cehennem) veya insan başta olmak üzere yeryüzündeki varlıklara zararı
dokunacak karanlık İyelerin (güçlerin) sembolik mekanı durumundadır.
En alttaki zehir sarısı denizin bir ucu, yeryüzünde
“Toybodım” ırmağına bağlanmaktadır. Diğer taraftan, “göğün direği” olan
“kutsal kavak ağacı”nın alt ucu da yeraltındadır ve orada yaşayan
“Aybıstan”ın at bağladığı direktir. Dünya'lar tasarımdaki yer altının bir
yönden yeryüzüne bağlandığını, dolaylı olarak da “merkez gökyüzü” ile
bütünleştiğini göstermektedir. Maanas Destanda, yeraltında yaşayan güçler,
esasen çirkin ve korkunç olmalarına rağmen, bazen insanları kandırmak için
daha güzel, gösterişli şekillere girebilirler.
Yeraltı dünyası ile ilgili en açık ve ayrıntılı bilgiler,
Maaday Kara Destanı’nda verilir. Kahraman Kögüdey-Mergen, hayatın sırrını
çözmek, anne ve babasını ölüler diyarından yeryüzüne geri getirmek, sahip
oldukları sürüleri kurtarmak için yeraltına iner. Yer altı insan ötesi bir
boyuttur; ruhların, ölülerin âlemidir ve bu âleme karanlık güçler hakimdir.
Yer altı dünyasının kağanı “Kara-Kula”, bu dünyanın asıl hâkimi “Erlik”in
kızıyla evlidir ve “yedi kat yer altı”ndan gelerek, yeryüzünü ele geçirir,
halka zulmeder. “Kara-Kula’nın nefesi, dikili ağaçları kırar, dağları
dondurur, yeryüzünde sap-kök bırakmaz.” Bu, yeryüzündeki insan ve diğer
canlıların varlığını sürdürmesi için gerekli tabii düzenin bozulması,
felakete maruz kalmasının açık bir ifadesidir ve kaynağı yeraltının karanlık
güçleridir. Tasarıma ilişkin daha genel bir ifadeyle, “Karanlık Yeraltı”,
“Kutsal Gök”e ve himayesinde bulunanlara karşı bir tehdit unsuru ve
kaynağıdır.
Yeraltı dünyası aşağıya doğru “yedi kat”tan meydana
gelmiştir ve her katta o dünyayı koruyan “yetmiş kara köpek, doksan kara
boğa, kara dağ” vb. engeller vardır. En altta ise “yeri ayakta tutan, zehir
sarısı deniz” bulunur. Kögüdey-Mergen’in attığı ok, “yedi kara kurdun
koltuğundan geçer, yedi kara dağı deler, yerin yedi tabakasından geçerek
zehir sarısı denize düşüp, onu kaynatır.” En alttaki zehir sarısı denizin
bir ucu, yeryüzünde “Toybodım” ırmağına bağlanmaktadır. Diğer taraftan,
“göğün direği” olan “kutsal kavak ağacı”nın alt ucu da yeraltındadır ve
orada yaşayan “Aybıstan”ın at bağladığı direktir. Buna benzer tasvirler,
tasarımdaki yer altının bir yönden yeryüzüne bağlandığını, dolaylı olarak da
“merkez gökyüzü” ile bütünleştiğini göstermektedir. Destanda, yeraltında
yaşayan güçler, esasen çirkin ve korkunç olmalarına rağmen, bazen insanları
kandırmak için daha güzel, gösterişli şekillere girebilirler.
Erlik, “yetmiş arşın boyundaki
yılanı”, güzel bir rahvan ata dönüştürüp, Kögüdey-Mergen’i kandırır ve yer
altı dünyasına çeker. Yer altı dünyasının varlıkları da, yeryüzündeki
insanlar gibi yemek-içmek, uyumak, aile kurmak vb. ihtiyaçlara sahiptir.
Fakat yeraltında güzel yiyecekler, içecekler, gyim-kuşamlar yasaktır. Bazen
yeraltı dünyasının bir üyesi, yeryüzünde bir şeye sahip olmak için, insan
ile mücadeleye girişir. Kögüdey-Mergen’in talip olduğu Altın-Küskü’yü aynı
zamanda Erlik’in oğlu “Obur Kuvakaycı” da ister ve kahramanla yarışır, fakat
bütün
yarışlarda yenilir. Bunun üzerine hileye, aldatmaya, baskı
kurmaya başvururlar ki, bu, tasarlanan ideal yasa ve düzene uymamanın,
dolayısıyla kötü, olumsuz bir davranışın ifadesi olarak “yer altı
dünyası”nın temel özelliğidir ve yine başarı elde edilemez.
Çünkü, yeraltının karanlık güçleri ancak, zayıf, donanımsız
insan ve varlıklara hakim olabilir, onları alt edebilir. Oysa kahraman, gök
ve yeryüzü katmanlarında bulunan yaratıcı ve koruyucu kutsalların yardımıyla,
yasa ve düzene uyduğu müddetçe kötülüğe ve kötülere karşı kaybetmez.
Yeryüzünü talan eden Kara-Kula, bütün çabasına rağmen, yetmiş kollu ırmağın
akışını Yeraltı dünyasına yapılan yolculuk ya da sembolik anlamda
ölüp-dirilme temaları veya rüya motifi, esasen çeşitli inanç ve kültürlerde
görülen kişinin kendi varlığını aşması, sade kişilikten nitelikli kişiliğe
geçmesi, aşkın bilgiye ulaşması, sırra-ermesi niteliklerine haiz bir
arketiptir.
Yeraltı:
Evren tasarımlarındaki “Yeraltı” dünyası, üçlü tasarımın en alt katmanıdır ve gök dünyanın aksine, kötü ruh ve
tanrıların mekânıdır. Yedi, dokuz gibi farklı katlardan oluşur ve bu katlarda şeytanlar, devler,
korkunç yaratıklarla birlikte yeraltının hakimi/kağanı bulunur.
Yaratılış ve oluşum efsanelerine göre, esasen karanlık yeraltının hakimi “Erlik” de önceleri,
“Gök
dünya”nın yaratıcı ve koruyucu diğer güçleriyle (Ülgen vb.) birlikte “yukarı âlem”de bulunmaktadır. Fakat kıskançlığı, bencilliği, hilekârlığı gibi
nefsî tutum ve davranışları sebebiyle, “Gök âlem”in yasa ve düzenine
uymadığı için cezalandırılır ve yerin yedi kat altı na24, yani “tamu”ya,
“cehennem”e gönderilir.
Orada kendi yasa ve düzenini kurar ve “Gök âlem”in
“kutsallar ı
ile bir üstünlük mücadelesine girişir, insan başta olmak üzere nesnel âlemdeki varlıkları ideal
yasa ve düzenden saptırmaya, kendi himayesine almaya çalışır. Bununla birlikte bazı
araştırıcılar, yeraltına ait tanrısal veya başka güçlü varlıkların büyük bir bölümünün mutlaka “kötü” veya “şeytanî” olmadığını, bunların genel olarak
“panthéon” (tanrılar sistemi) içinde
zamanla meydana gelen değişiklikler sonucu,
bulundukları konumdan düşmüş
yerli tanrılar olduğunu ve yeraltının “kutsal”ları olarak
bunların
hiçbir aşağılama veya
Carolin
G. Sawyer; “Er Töştük’te Toplum ve Kozmos”, Manas Destanı Üzerinde İncelemeler (Çeviriler-I),Yay. Haz: Prof. Dr. Fikret Türkmen,
Ankara, 1995, s. 281.Mustafa Arslan; Köroğlu Destanı’nın Türkmen Versiyonu
Üzerine Mukayeseli Bir İnceleme, İzmir, Ege Ünv.S.B.E., 1997 (Yayımlanmamış Doktora Tezi)Bahaeddin Ögel; a.g.e., s. 432 vd.kötülemeye maruz
kalmadıklarını
ifade ederler. Öte yandan, evren tasarımlarında “yerin altında bizimkine tıpatıp benzeyen fakat tersine
dönmüş bir dünya”nın olduğu,
oraya, “yer altı bölgelerinde
yaşayanların havalandırma için bıraktıkları delikten geçerek ulaşıldığı” anlayışının varlığı çeşitli kaynaklarca ifade edilir. 26 Dolayısıyla yer altı, yeryüzünde
idealize edilen hayat tarzına ilişkin olumlu faaliyetlerde
bulunmayanların, yani sıradan varlıkların ,
“ölüm”
sonrasında gideceklerine inanılan “tamu”nun (cehennem) veya insan başta olmak üzere yeryüzündeki varlıklara zararı dokunacak karanlık güçlerin sembolik mekanı durumundadır. Yeraltı dünyası ile ilgili en açık ve ayrıntılı bilgiler, Maaday Kara Destanı’nda verilir.
Kahraman
Kögüdey-Mergen, hayatın sırrını çözmek, anne
ve babasını ölüler diyarından yeryüzüne geri getirmek, sahip oldukları sürüleri kurtarmak için yeraltına iner. Yer altı insan ötesi bir boyuttur; ruhların, ölülerin âlemidir ve
bu âleme karanlık güçler hakimdir. Yer
altı dünyasının kağanı “Kara-Kula”, bu dünyanın asıl hâkimi “Erlik”in kızıyla evlidir ve “yedi kat
yer altı”ndan gelerek, yeryüzünü
ele geçirir, halka zulmeder. “Kara-Kula’nı n
nefesi, dikili
a ğaçları kırar, dağları dondurur, yeryüzünde sap-kök bırakmaz.” Bu, yeryüzündeki insan ve diğer canlıların varlığını sürdürmesi için gerekli tabii düzenin
bozulması, felakete maruz kalmasının açık
bir ifadesidir ve kaynağı
yeraltının
karanlık güçleridir. Tasarıma ilişkin daha genel bir
ifadeyle, “Karanlık Yeraltı”,
“Kutsal Gök”e ve himayesinde bulunanlara karşı bir tehdit unsuru ve
kaynağıdır.
Yeraltı
dünyası aşağıya doğru “yedi kat”tan meydana gelmiştir ve her katta o dünyayı
koruyan “yetmiş kara köpek, doksan kara boğa, kara dağ” vb. engeller vardır. En altta ise “yeri ayakta tutan, zehir sarısı deniz” bulunur. Kögüdey-Mergen’in attığı ok,
“yedi kara kurdun koltuğundan geçer, yedi kara dağı
deler, yerin yedi tabakasından geçerek zehir sarısı
denize düşüp, onu kaynatır.” En alttaki zehir sarısı denizin bir ucu, yeryüzünde “Toybodım” ırmağına bağlanmaktadır. Diğer taraftan, “göğün direği” olan “kutsal kavak ağacı”nın alt ucu da yeraltındadır ve orada yaşayan “Aybıstan”ın at
bağladığı direktir. Buna benzer tasvirler, tasarımdaki yer altının bir yönden yeryüzüne bağlandığını, dolaylı olarak da “merkez gökyüzü” ile bütünleştiğini göstermektedir.
Destanda,
yeraltında yaşayan güçler, esasen
çirkin ve korkunç olmalarına rağmen, bazen insanları kandırmak için daha güzel,
gösterişli şekillere girebilirler. Erlik, “yetmiş arşın boyundaki yılanı”,
güzel bir rahvan ata dönüştürüp, Kögüdey-Mergen’i kandırır ve yer altı dünyasına çeker. Yer altı
dünyasının
varlıkları da, yeryüzündeki insanlar
gibi yemek-içmek,
uyumak, aile kurmak vb. ihtiyaçlara sahiptir. Fakat yeralt ında güzel yiyecekler, içecekler, giyim-kuşamlar yasaktır. Bazen yeraltı dünyasının bir üyesi, yeryüzünde bir şeye sahip olmak için, insan ile mücadeleye girişir. Kögüdey-Mergen’in talip olduğu
Altın-Küskü’yü aynı zamanda Erlik’in oğlu “Obur Kuvakaycı” da ister ve kahramanla yarışır, fakat bütün
yarışlarda yenilir. Bunun üzerine hileye, aldatmaya, baskı kurmaya başvururlar ki, bu, tasarlanan ideal yasa ve
düzene uymamanın, dolayısıyla kötü, olumsuz bir davranışın ifadesi olarak “yer altı dünyası”nın temel özelliğidir ve yine başarı elde edilemez. Çünkü, yeraltının karanlık güçleri ancak, zayıf, donanımsız insan ve varlıklara hakim olabilir,
onları alt edebilir.
Oysa
kahraman, gök ve yeryüzü katmanlarında bulunan yaratıcı ve koruyucu kutsalların yardımıyla, yasa ve düzene uyduğu müddetçe kötülüğe ve kötülere karşı
kaybetmez. Yeryüzünü talan eden Kara-Kula, bütün çabasına rağmen, yetmiş kollu ırmağın akışını Mircae Eliade; a.g.e., s. 218. Başkırt ve Tuva Türklerinin
bazı destanlarında geçen “su altı dünyası” tasarımında, bu dünyanın hanları “iyi”
karakterlidir ve kahramana yardımcı olmaktadırlar. Bkz.: Metin Ergun-Mehmet Aça; Tıva Kahramanlık Destanları -1, Ankara, 2004, s. 114-115. Mircae Eliade; a.g.e., s.
237-238.
Yeralt ı dünyasına yapılan yolculuk ya da
sembolik anlamda ölüp-dirilme temaları
veya rüya motifi, esasen çeşitli inanç ve kültürlerde görülen kişinin kendi varlığını aşması,
sade kişilikten nitelikli kişiliğe geçmesi, aşkın bilgiye ulaşması, sırra-ermesi niteliklerine haiz bir arketiptir. Konuyla ilgili geniş bilgi için bkz.: Maud
Bodkin, Archetypal Patterns in Poetry, London Oxford University Press,
London, 1965; Mircae Eliade, a.g.e., s. 55-92; Umay Günay, Aşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi,
Ankara, 1986. değiştiremez, yedi güçlü dağı yıkamaz, huzur ve mutluluğun sembolü guguk kuşlarını öldüremez, göğün direğini ve hayat ağacını deviremez.
Tasarıma göre bunlar, evrenin en temel varoluş unsurlarıdır, onlardan biri olmazsa
ideal düzen bozulur. Bunu ancak göğe
ilişkin “ilâhî irade” gerçekleştirebilir. Ayrıca, kahramanın yeraltında yaptığı yolculuk boyunca karşılaştığı engelleri aşmasında yardımcı olan “birbirine eş yedi bahadır” vardır ki, bunların her biri ayrı bir üstün özelliğe sahiptir ve kahramanı zor durumlardan kurtarırlar. Dolayısıyla, yeraltı dünyasında bulunan güçlerin
tamamı “olumsuz” değildirler. Yeraltı tasarımı, Oğuz Kağan Destanı’nda açık ve detaylı
özellikleriyle yer almaz. Hatta destanda, yeraltına ilişkin doğrudan bir hatırlatma bile görülmez. Bu durum, evrentasarımında “yeraltı”nın olmadığı,
sadece “gök” ve “yer” şeklinde bir tasarımın destana yansıdığı anlamına gelmemelidir.
En ilkel
topluluklarda bile, temel bilgi sisteminin boşluk kabul etmediği ve Oğuz Kağan Destanı’nın Türk destanları içinde
en arkaik ve temel özelliklere sahip olanı ve en değerlisi olduğu düşünülürse, iyinin,
güzelin ve doğrunun sembolize edildiği “gök” ile ona ait ideal yasa ve düzenin yerleştirilmeye çalışıldığı
“yeryüzünün” yanında, kötünün, çirkinin ve yanlışın sembolü olarak da bir tasarımın edinilmiş olması kaçınılmazdır. Fakat, gerek destanın çeşitli bölümlerinden
önemli parçaların kaybolması, gerekse, destanda insan için daha “ideal olan”ın ön plana çıkartılması, yeraltına ilişkin tasarım hakkında fazla bilgi edinmemize imkan vermemektedir. Ancak, yer altı dünyasına ait karanlık güçlerin, ideal “ilâhî
yasa ve düzen” veya “insan ve tabiat” için bir tehlike ve tehdit oluşturduğu, yeryüzünde bu tehlike ve tehdide hizmet edenlerin bulunduğu anlayışı dikkate
alındığında,
Oğuz Kağan Destanı’ndaki bazı sembol kavramların bu karanlık dünyayı ifade ettiğini söylemek mümkündür.
Bu sembol
kavramlardan biri, insan ve hayvanları yaşatmayan canavar “gergedan”dır.
İçinde
bulunulan sosyo-kültürel hayatın gereği olarak, orman, av hayvanları, nehirler, at ve diğer hayvan sürüleri insan için vazgeçilmez temel ihtiyaçlardır. İnsana ve bu temel
ihtiyaçlara “aman vermeyen” canavar, Maaday Kara Destanı’nda ifade edilen, yerin yedi kat altından gelen Kara-Kula Kağan gibi kötülüğün ve felaketin sembolü olarak düşünülmelidir. Çünkü, “Kutsal”a ilişkin temel bilgi ve donanıma sahip olamadığından dolayı hiç kimse, onunla baş edemez. Onu, “kahraman” için
gerekli bütün maddi ve manevi özelliklere sahip bulunan Oğuz alt eder. Aynı şekilde, Oğuz Kağan’ın kendini, ilâhî yasa ve düzenin yeryüzündeki temsilcisi ve yayıcısı olarak dünyanın dört bir yanına duyurması sonrasında, bu yasa ve düzene
uymayan “kağan”lar da aynı şekilde karşıt gücün sembolü durumundadırlar. Oğuz Kağan, onları da “ideal yasa
ve düzen”e uydurur ve en temel görevi olarak algıladığı “Gök Tanrı’ya olan borcu”nu öder.
Dolayısıyla Oğuz Kağan’ın mücadelesindeki temel yönelim,
“Gök Tanrı”nın yasa ve düzenini yerleştirme yanında, ona karşı olan “yeraltının karanlık güçlerine hizmet edenler”i alt etmeye de
yöneliktir.
Yer altı tasarımına ilişkin ifadeler Manas Destanı’nın bazı bölümlerinde açık ve detaylı örneklerle yer alırken, bazı bölümlerdeki alegorik ifade ve anlatımların da aynı tasarıma ilişkin olduğu düşünülebilir. Manas Destanı’nın önemli halkalarından biri olan “Er Töştük”, yer altı dünyasına yaptığı yolculuğuyla sadece Türk toplumunun evren tasarımındaki alt katmanı ortaya
koymakla kalmaz, aynı zamanda dünya edebiyatının önemli temaları arasındaki yerini de alır. Er Töştük’te yaşlı sihirbaz kadının “yukarı ve aşağı dünya”larda “yedi”şer gün geçirmesi veya
“Kartal”a “yukarı ve aşağı dünyalar arasında takip için yedi günlük süre tanınması”, “yedi katlı yeraltı dünyası” tasarımının bu bağlamda ortaya çıkan şeklidir. Yer altı dünyasında Töştük’e yardımcı olan olağanüstü özelliklere sahip
“koruyucu güç”lerin sayısı,
Maaday Kara Destanı’ndakilere göre azalmış, dörde
düşmüştür.
Fakat onların
yine aynı özelliklere sahip
oldukları görülür. Kahramanın mücadele ettiği “olumsuz” varlıklar ise, “yedi başlı cadı”,
“kutsal kavaktaki kartal yavrularını yiyen ejderha”, “yeraltının Carolin G.
Sawyer; a.g.m., s. 267 iki hükümdarı Kara-döö ve Kök-döö”, “yeryüzünde bir
çukur içinde bulunan ve sonra kötü olduğu anlaşılan Coyun-Kulak”29 gibi sembollerle ortaya konmaktadır. Manas Destanı’ndaki yer altı dünyası tasarımının bazı dışlaşmış örnekleri, çeşitli kültür ve inançların tesiriyle ortaya çıkan sosyo-kültürel bağlamlarda değişmelere uğramış olsa da, temel anlayışın yeni şartların tesiriyle şekillenerek devam ettiğini söylemek mümkündür.
“Yalanc ı dünya burada/Esas
dünyalar orada/ O dünya ile bu dünyada/ İyilik halini bilelim” veya “Bu dünyadan göçende/ Öbür dünyaya yetende”
şeklindeki
mısralarda dile getirilen “öteki dünyalar”,
evren tasarımının İslâmî inançlarla birleştirilmiş ifadeleridir. Bununla birlikte Manas’ın, Kökçö ile savaşta yaralanıp kendini kaybedince
söylediği “Yirmi günde, yirmi
gecede yeraltından gelmişim/ Kırk çoram şu yolda bulunmaz, o
dünyaya varanda/ Azabını nasıl çekeyim, yeraltından geçip” şeklindeki sözleri ve
kahramanın “öldükten sonra
yeniden dirilmesi” teması,
yukarıda
Maaday Kara ve Er Töştük anlatmalarında açıkça görülen sırra-erme arketipinin bu destandaki yansımasıdır. Aynıyansıma, Köroğlu Destanı’nın özellikle doğu versiyonuna ilişkin anlatmalarında bir başka şekle bürünerek, “kahramanın
mezarda doğması”30 motifi ile karşımıza çıkar.
Bu motif,
her ne kadar, çeşitli yönleriyle “şaman
folklorunda sık kullanılan ve ölmüş ve gömülmüş
adamın
dirilip şaman olarak ortaya çıkması” inancına veya “ölüp-dirilme” temalı şaman/şamanlığa ait efsanelere
dayanarak, şaman kültürüne has
olarak görülse de,31 bu temaların şamanların veya şamanist düşüncenin yarattığı kurgular olmadığı, onların zaten var olan bu öğeleri içselleştirmiş,
deneyimleştirmiş ve esrimeli yolculuklarında kullanmış olduklarına dair görüşlere yukarıda da değinmiştik. Dolayısıyla denilebilir ki,
“yeraltına yolculuk”, “ölüpdirilme”,
“kahramanın mezarda doğması” ve hatta “kahramanın kuyuya atılması” gibi
değişik şekillerde işlenerek sunulan temalar, toplumun zihinsel arka-plânında şekillenmiş olan yer
altı tasarımının ve ona bağlı inanç
sisteminin sonraki devirlerdeki sembolik dışa vurumlarıdır .
KAYNAKÇA:
Dr. Yaşar
KALAFAT
Düzenleyen:
Kam Göekbaba
|